Makaleler

TRUMP'IN CIVILTILARI (22.10.2019) Yeni Çağrı

Osmanlı’da resmî tarih yazıcılığının Fatih Sultan Mehmed Han devrinde başladığı kabul edilir. Çünkü ondan önceki padişahlar hiç kimseye tarihî olayların kayda geçirilmesiyle ilgili bir emir vermemişlerdi. Fatih, Osmanlı tarihini şehnâme tarzında yazması için zamanın şairlerinden Mehmed Şehdî Çelebi’yi görevlendirdiyse de şair eserini bitiremeden vefat etti. Daha sonra Fatih’in oğlu Sultan II. Bayezid İdris-i Bitlisî ve Kemal Paşazâde'yi Osmanlı tarihinin yazılmasıyla görevlendirdi.

Kanunî Sultan Süleyman ise şehnameciliği resmî bir müessese hâline getirdi. Bu devrin ilk şehnamecisi Arifî Fethullah Çelebi’dir. Emrinde musavvir, müzehhib ve hattat gibi memurlar bulunan şehnameciler, Sultan I. Ahmed (saltanatı: 1603-1617) devri ortalarına kadar görevlerine devam ettiler. Daha sonra her nasılsa resmî tayin olmadı. Ancak sonraki padişahlar da şifahî emirlerle şehnâme yazdırmayı sürdürdüler.

VAKANÜVİSLİK MÜESSESESİ KURULUYOR

Nihayet Sultan II. Mustafa devrinde Naima Mustafa Efendi, Sadrazam Amcazade Hüseyin Paşa tarafından maaş tahsis edilip1702’den önceki bir tarihte vakanüvis olarak görevlendirildi. Osmanlı merkez teşkilatı bünyesinde devamlı bir devlet hizmeti yürüten bu müessese, özellikle Tanzimat’tan sonra Takvîm-i Vekâyi ve diğer gazetelerin neşri ile birlikte zaman zaman ilgiden mahrum kalsa da saltanatın sonuna kadar devam etti.

Osmanlı harplere de tarihçi götürdüğünden, asıl vakanüvis orduyla sefere çıktığında İstanbul’daki olayları kayda geçirmek üzere yerine getirilen vekiline “rikâb vakanüvisi” denirdi. Osmanlı’nın son 220 yıllık devresinde ikisi rikâb vakanüvisi olmak üzere 30 vakanüvis göreve gelmiştir. Bunlardan Rikâb Vakanüvisi Esseyyid Mehmed Emin Edîb Efendi 2 defa, Ahmed Vâsıf Efendi 4 defa, Sadullah Enverî Efendi 5 defa görev yapmıştır. Meşhur tarihçi Ahmed Cevdet Paşa 1855-1866 arası 11 sene bu görevi yürütmüştür. Son vakanüvis 1909-1922 yılları arasında görev yapan Abdurrahman Şeref Efendi’dir.

GAZETELER TARİH YAZICILIĞINI DEĞİŞTİRDİ

Osmanlı Devleti’nin ilk resmî gazetesi olan ve 1 Kasım 1831’de yayın hayatına başlayan Takvîm-i Vekâyi vakanüvislerin de önemli kaynaklarından biri hâline gelmişti. Nitekim Ahmed Cevdet Paşa’dan sonra 1866-1907 yılları arasında 41 yıl süreyle vakanüvislik yapan Ahmed Lütfi Efendi’nin en önemli kaynağı Takvîm-i Vekâyi gazetesiydi. 1825-1879 yılları arasında cereyan eden olayları anlatan Lutfî Târihi ismindeki 16 ciltlik tarihinin son cildi yarım kalmıştır. Takvîm-i Vekâyi arada iki defa kesintiye uğrasa da yayın hayatına 91 yıl devam etmiş, Saltanat’ın 1 Kasım 1922’de kaldırılması üzerine İstanbul Hükûmeti’nin 4 Kasım 1922’de ortadan kalkmasına kadar 4608 sayı neşredilmiştir.

Okuyucularımdan bu konulara meraklı olanlar için derlediğim yukarıdaki bilgileri, sözü sadece zamanımızın tarih yazarlarına nasip olan ve seleflerinin hayal bile edemeyeceği başka bir kaynağa getirmek için yazdım. Bu kaynağın adı “cıvıldaşma” veya “kıkırdaşma” manasındaki “Twitter” sosyal ağından başkası değil. 13 sene evvel 2006’da kullanıma açılan bu sanal platform 2016 Mart’ında 310 milyon aktif kullanıcıya ulaşmıştı. Çok sayıda sahte hesabın da boy gösterdiği bu platformda dakikada “tweet” yani “cıvıltı” denilen 100 bin mesaj atılmaktadır.

CIVILTI İLE DEVLET YÖNETİMİ

Bu popüler platformda, dünyadaki pek çok meşhur şahsiyetin yanı sıra devlet başkanlarının da hesabı bulunmaktadır. 8 Kasım 2016’da yapılan son başkanlık seçimleriyle iktidara gelen ABD Başkanı Donald Trump devletini neredeyse bu mecra üzerinden yayınladığı mesajlarla yöneterek yeni bir çığır açmıştır. Twitter’ı 2009 Mart’ından beri kullanan Trump’ın 66 milyon takipçisi var.

Trump bugüne kadar 45.400 tweet atmış. Bunlar arasında kendi adalet, dışişleri ve savunma bakanlarını, Beyaz Saray ulusal güvenlik danışmanını görevden aldığını bildiren ve başka ülke devlet veya hükûmet başkanlarını tehdit ettiği tweetler en meşhur olanları.

Biz şimdi tarihçi olarak bu “yeni” kaynağa, 9 Ekim 2019 gününden beri Kuzey Suriye’de yürüttüğümüz Barış Pınarı Harekâtı bakımından bir göz atalım. Malumunuz Suriye’de devam eden iç savaş nedeniyle güney sınırımız boyunca oluşturulmak istenen terör koridoruna asla izin vermeyeceğimizi her fırsatta dile getiriyorduk. Bu kapsamda 24 Ağustos 2016 günü başlayıp 7 ay, 5 gün süren Fırat Kalkanı Harekâtı’nı ve 20 Ocak 2018 günü başlayıp 2 ay, 4 gün süren Zeytin Dalı Harekâtı’nı gerçekleştirdik. Fırat'ın doğusuna yönelik askeri operasyonumuz ise ABD tarafından yürütülen oyalama taktiği sonucu uzunca bir süredir geciktiriliyordu.

TRUMP’IN TWİTTER PERFORMANSI

Nihayet 9 Ekim 2019 günü saat 16.10’da Cumhurbaşkanı Erdoğan Twitter hesabından şu mesajı paylaştı:

* Türk Silahlı Kuvvetleri'miz Suriye Milli Ordusu'yla birlikte Suriye'nin kuzeyinde PKK/YPG ve DEAŞ terör örgütlerine karşı #BarışPınarıHarekatı'nı başlatmıştır. Amacımız güney sınırımızda oluşturulmaya çalışılan terör koridorunu yok etmek ve bölgeye barış ve huzuru getirmektir.

Bunlar da yorumunu sizlere bırakacağım Trump’ın o günden bugüne konuyla ilgili Twitter mesajlarından bazıları:

9 Ekim 2019

* Çeşitli gruplar arasında yüzyıllardır devam etmekte olan mücadele. ABD asla Ortadoğu'da olmamalıydı. 50 askerimizi çıkardık. Türkiye, Avrupa'nın geri dönmelerini reddettiği, yakalanmış DEAŞ militanlarını ele geçirmek zorunda. Aptal sonsuz savaşlar, bizim için sona eriyor!

* Amerika Birleşik Devletleri SEKİZ TRİLYON DOLARI Orta Doğu'da savaşarak ve polislik yaparak harcadı. Binlerce kahraman askerimiz öldü ya da ağır şekilde yaralandı. Diğer tarafta milyonlarca insan öldü. ORTA DOĞU’YA GİTMEK ÜLKEMİZİN TARİHİNDE ŞİMDİYE KADAR ALINMIŞ EN KÖTÜ KARARDIR…

* Uydurma ve şimdi çürütülmüş bir KİTLE İMHA SİLAHLARI teziyle savaşa gittik. Bir tane bile YOKTU! Şimdi kahraman askerlerimizi ve ordumuzu yavaşça ve dikkatlice evlerine getiriyoruz. Odaklanacağımız husus BÜYÜK RESİM! ABD HER ZAMANKİNDEN DAHA BÜYÜK!

10 Ekim 2019

* Türkiye, Kürtlere uzun süredir saldırmayı planlıyordu. Sonsuza dek savaşıyorlardı. Saldırı alanının yakınındaki hiçbir yerde askerimiz yok. SONSUZ SAVAŞLARI sonlandırmaya çalışıyorum. İki tarafla da konuşuyorum. Bazıları bölgeye on binlerce asker göndermemizi

* ve tekrar yeni bir savaş başlatmamızı istiyor. Türkiye bir NATO üyesidir. Diğerleri, UZAK DUR, bırakın Kürtler kendi savaşlarını yapsın (hatta bizim mali yardımımızla) diyorlar. Oyunu kuralına göre oynamazlarsa Türkiye’yi finansal olarak ve yaptırımlarla çok kötü vuracağımı söylüyorum! Durumu yakından izliyorum.

* Üç seçeneğimiz var: Binlerce birlik göndermek ve askeri olarak kazanmak, Türkiye'yi finansal olarak ve yaptırımlarla çok kötü vurmak ya da Türkiye ile Kürtler arasında bir anlaşma yapmak!

13 Ekim 2019

* Bir değişiklik için Türkiye sınırındaki yoğun mücadeleye karışmamak çok akıllıca. Bizi gereksiz yere Ortadoğu savaşlarına sürükleyenler hâlâ savaşmaya zorluyorlar. Ne kadar kötü bir karar verdiklerinin farkında değiller. Neden bir savaş ilanı talep etmiyorlar acaba?

* Kürtler ve Türkiye yıllardır savaşıyorlar. Türkiye PKK'yı en kötü terörist olarak görüyor. Diğerleri gelip bir taraf veya diğer taraf için savaşmak isteyebilir. Bırakın gelsinler! Durumu yakından takip ediyoruz. Bitmeyen savaşlar!

14 Ekim 2019

* Kürtler, konuya bizi dâhil etmek için bazılarını serbest bırakıyor olabilir. Türkiye veya birçoğunun geldiği Avrupa ülkeleri tarafından kolayca yakalanabilirler, ancak hızlı hareket etmeleri lazım. Türkiye'ye büyük yaptırımlar geliyor! İnsanlar gerçekten NATO üyesi Türkiye ile savaşa girmemiz gerektiğini düşünüyor mu? Asla bitmeyen savaşlar bitecek!

* Bizi Ortadoğu karmaşasına sokanlarla orada kalmamızı en çok isteyenler aynı insanlar!

* “Avrupalılar DEAŞ sorunuyla kendi menfaatleri için uğraşmak istemedi. Bugün içinde bulunduğumuz durumun da nedeni budur. Şimdi, Almanya'dan Angela Merkel nihayet ayağa kalktı ve Türkiye'ye geri çekilmesini söylüyor.

* Avrupalıların bu işte çok fazla sorumluluğu yok mu?” @KatiePavlich Teşekkür ederim Katie, DEAŞ mahkumlarını geldikleri Avrupa ülkelerine göndermeyi teklif ettim ve birçok kez reddedildi. Muhtemelen ABD’nin her zaman olduğu gibi bu muazzam maliyeti yükleneceğini düşündüler!

* DEAŞ Hilafeti’nin %100'ünü mağlup ettikten sonra birliklerimizi büyük ölçüde Suriye'den çıkardım. Suriye ve Esad Kürtleri korusun ve Türkiye kendi toprakları için savaşsın. Generallerime “Neden düşmanımızın topraklarını korumak için Suriye ve Esad uğruna savaşalım ki?” dedim.

* Suriye'ye Kürtleri koruma konusunda yardım etmek isteyen herkes, Rusya, Çin veya Napolyon Bonapart, buyursun korusun. Umarım hepsi harika iş çıkarır, biz 7000 mil uzaktayız!

17 Ekim 2019

* Türkiye'den harika haberler. @VP ve @SecPompeo ile basın toplantısı az sonra başlayacak. Teşekkürler @RTErdogan Milyonlarca hayat kurtulacak!

Bu arada Erdoğan bu mesaja cevap veriyor:

* Sayın Başkan, insanlığın baş düşmanı olan terörizmi yendiğimizde daha birçok can kurtarılacak. Bu ortak çabanın bölgemizde barışı ve istikrarı artıracağından eminim.

Trump’ın cevabı:

* TERÖRİZMİ YEN!

18 Ekim 2019

* Az önce Cumhurbaşkanı @RTErdogan ile konuştum. Bana az sayıda keskin nişancı ve havan ateşi olduğunu ve derhâl bertaraf edildiğini söyledi. Kendisi ateşkes veya ara verme işleminin işe yaramasını çok istiyor. Aynı şekilde Kürtler de bunu ve nihai çözümün gerçekleşmesini istiyor.

* Ne yazık ki bu anlayış yıllar önce yoktu. Aksine her zaman çok zayıf bandajlarla ve yapay bir şekilde tutuldu. Her iki tarafta da iyi niyet var ve başarı için gerçekten iyi bir şans. ABD petrolü güvence altına aldı ve DEAŞ savaşçıları Kürtler ve Türkiye tarafından iki kat güvenceye alındı.

* Bazı Avrupa Birliği ülkelerinin ilk kez kendi ülkelerinden gelen DEAŞ militanlarını almaya istekli oldukları konusunda bilgilendirildim. Bu iyi haber, ancak bu biz onları yakaladıktan sonra yapılmalıydı. Neyse, yine de büyük ilerleme kaydedildi!!!!

19 Ekim 2019

* Dün ateşkesi sağlayarak Suriye ve Türkiye'de kaç can kurtardığımızı düşünün. Binlerce ve binlerce, belki de çok daha fazlası!

21 Ekim 2019

* “Ateşkes çok güzel bir şekilde devam ediyor. Çabuk biten bazı küçük çatışmalar var. Kürtler yeni alanlara tekrar yerleştiriliyor. ABD askerleri savaş ya da ateşkes bölgesinde değiller. Petrolü güvence altına aldık.” Savunma Bakanı Mark Esper. Sonsuz savaşlara son!

 Bu makale, 22 Ekim 2019 tarihli Yeni Çağrı gazetesinde yayınlanmıştır.

 

OSMANLI DEVLETİ NE ZAMAN KURULDU? (8.10.2019 Yeni Çağrı)

Marmara Üniversitesi tarih profesörlerinden kıymetli hocam Prof.Dr. Ahmet Şimşirgil, 4 Ekim 2019 günü Türkiye gazetesinde yayınlanan makalesinde Millî Eğitim Bakanlığının (MEB) ortaöğretim tarih ders kitaplarındaki fahiş hataları ele aldı. Gündeme getirdiği hususlardan biri de MEB’nin 2018 basımı Ortaöğretim Tarih 10 Ders Kitabı’nın 57. sayfasında, Osmanlı Devleti’nin kuruluş tarihi olarak söylenegelen 1299 senesinin nereden çıktığı ile ilgili anlatılanlardı. Hoca’yı asıl kızdıran ise bir paragraf yazının satır aralarında Osman Gazi’ye kımız içirilmesiydi. Hâlbuki Osmanlının ilk kadısı ve müftüsü olan büyük İslam âlimi ve mutasavvıf Şeyh Edebali hazretlerinin hem müridi hem de damadı olan Osman Gazi’nin mayalanmış kısrak sütü olan bu içkinin haram olduğunu bilmediği düşünülemez.

MEB’nin söz konusu ders kitabının editörleri, Eyüp Baş isimli bir akademisyenin, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi’nde 2005’te yayınladığı “Târîh-i Osmânî Encümeni Kurucularından Efdaleddin (Tekiner) Beyin Hayatı, Eserleri ve Tarihçiliği Üzerine” adını taşıyan bir makalesinden alıntıladığı paragraf şu şekildedir:

1299 Tarihi Nereden Çıktı?

Maarif Nezareti, 10 Şubat 1914 tarihli bir kararla Osmanlı Beyliği’nin bağımsızlık tarihini ortaya koyma görevini Tarîh-i Osmânî Encümeni başkanlığına vermiş ve Efdaleddin Bey bu işle görevlendirilmiştir. Efdaleddin Bey, konuyla ilgili öncelikle o zamana kadar yazılmış olan eserlerdeki kayıtlara yer vermiştir. Efdaleddin Bey, bu eserlerin genel değerlendirmelerinden sonra hicrî 699 miladi 1299 yılını, Osmanlı Devleti’nin bağımsızlık tarihi olarak kabul etmiştir. Kuruluşun tam tarihini belirlemek isteyen Efdaleddin Bey, Beyâtî Hasan b. Mahmud, “Câmi’i Cem Âyîn” adlı eserindeki bir kayıttan bahsetmiştir. Bu kayıtta, uç gazilerinin Osman Bey’i oy birliğiyle başa getirdikleri gün, el öpme ve kımız ikramının yapıldığı resmî bir tören icra edildiğine dikkat çekilmiştir. Ancak Efdaleddin Bey, söz konusu kayıtta da bu törenin tam olarak hangi günde yapıldığının belirtilmediğini aktarmıştır. Efdaleddin Bey’e göre bağımsızlık günü işte o gündür ancak bu konuyu aydınlatacak belge yoktur. Bu çalışma için Efdaleddin Bey, ilginç bir yöntem de uygulamış ve basına ilan vererek bu konuda elinde belge bulunan veya bilgisi olanların kendisine ulaşmalarını istemiştir. Neticede kendisine yalnız iki mektup ulaşan Efdaleddin Bey, bunları değerlendirmiş ve başka herhangi bir resmî dayanak bulunmadığı için oradaki kaydı kabul etmek gerektiği sonucuna varmıştır.

ALINTI BAYÂTÎ’DEN DEĞİL LÜTFİ PAŞA’DAN

Makalenin yazarı bu bilgileri Efdaleddin Bey’in Târîh-i Osmânî Encümeni Mecmû’ası’nın 1 Nisan 1330 (1914) tarihli nüshasında yayınlanan “İstiklâl-i Osmânî Târîh ve Günü Hakkında Tedkîkât” isimli makalesinden aldığını yazmaktadır. Efdaleddin Bey’in makalesinin aslına ve Câm-ı Cem-Âyîn’in’in Ali Emîrî Efendi tarafından 1331’de (1916) neşredilen nüshasına baktım. Osman Gazi’yi anlatan bölümünde “kımız”dan hiç bahsedilmiyor. Zaten Efdaleddin Bey’in de Câm-ı Cem-Âyîn’den alıntı yaptığı bölümde “kımız”dan bahsedilmemektedir. Efdaleddin Bey “kımız”dan bahseden alıntısını Kanunî devri vaziriazamlarından Lütfi Paşa’nın (vefatı: 1563) Tevârîh-i Âl-i Osmân’ından yapmıştır. Paşa kendinden önceki tarihlerde geçmediği şekilde uç beylerinin Osman Gazi’yi sultan ilan ettikleri toplantıda, Oğuz ananesine göre çeşitli “ballardan ve kımızlardan” getirip sunduklarını yazmaktadır. Burada kımız dense de sadece kısrak sütü olduğunu yani mayalanmadığını düşünüyorum. Çünkü at sütü helaldir, içilir. Bu yorumum da temelsiz olmayıp Osman Gazi’nin tam bir Müslüman olduğunu bildiren diğer çok sayıda kaydın varlığı sebebiyledir.

1299 MU 1300 MÜ?

Osmanlı Devleti’nin kuruluş tarihinin ne olduğu konusuna dönecek olursak Efdaleddin Bey’in meselesi 1299 yılı değildi. O tarihte miladi takvime geçilmemişti. MEB ders kitabı editörlerinin bu bakımdan da “1299 Tarihi Nereden Çıktı?” başlığının altına bu paragrafı koymaları anlamsız olmaktadır. Efdaleddin Bey hicri 699 yılının neredeyse bütün tarih kitaplarında söz birliği ile zikredildiğini ancak ay ve gününün belirtilmediğini söylemektedir. Osmanlı Devlet Salnamelerinde geçen 4 Cemaziyelevvel 699 tarihini ise bütün çabalarına rağmen başka bir kaynakta bulamamıştır. Bu tarih ilk olarak 1268 (1852) yılında basılan altıncı Devlet Salnamesi’ndeki “Takvim” bölümünün “Eyyâm-ı Meşhûre” sütununda, “İlan-ı cülûs-ı Osman Gazi 699” kaydıyla yer almıştır. 1282 (1865) yılı Devlet Salnamesi’den itibaren de Osmanlı padişahları ile ilgili bilgi verilen bölüme alınmıştır. Bu uygulamaya, hicri 1336 (1918) yılında 1333-1334 mali yılları için Sultan Vahîdeddin’in ilk saltanat yılında çıkarılan 68. ve son salnameye kadar devam edilmiştir.

27 OCAK TARİHİNİN KÖKENİ

4 Cemaziyelevvel 699 tarihi, Anadolu’yu istilâ eden İlhanlı hükümdarı Gazan Han’ın, Konya’daki Selçuklu sultanı III. Alaaddin Keykubat’ı esir ederek İran’a götürdüğü tarihtir. Yoksa Osman Gazi adına çok öncesinden beri Karacahisar’da hutbe okunuyordu. Ama Osman Gazi çok iyiliklerini gördüğü Anadolu Selçuklu Devleti’ne bağlılığını sürdürüyordu. Ancak bu son hadiseden sonra Anadolu Selçuklu Devleti’nin sona erdiğine hükmedildi ve anlatıldığı şekilde Osman Gazi istiklalini ilan etti.

Bu durumda 2006’da yazdığım bir makalemde de belirttiğim gibi Osmanlı Devleti’nin kuruluşu için bir tarih aranacaksa bu 1299 değil 1300’dür. Nitekim Osmanlı Devleti’nin on yıllar boyu kendi resmî Devlet Salnamelerinde zikrettiği 4 Cemaziyelevvel 699 tarihi miladi olarak 27 Ocak 1300’e tesadüf eder. 4 Cemaziyelevvel günü doğru olmasa bile kuruluş olarak üzerinde söz birliği olan 699 hicri yılı 1299’a karşılık gelir demek uygun değildir. Çünkü 699 yılının ilk 3 ayı 1299, diğer 9 ayı 1300 miladi yılındadır.

HAKİKİ BİR MÜSLÜMAN

Osmanlı Devleti’nin kuruluş tarihi konusunu böylece bağladıktan sonra biraz Sultan Osman Gazi’den bahsedelim. Kayıtlara göre Osman Gazi çok cesur, zeki ve tam bir Müslüman idi. Ömrü Rum kâfirleri ile savaşmakla ve İslamiyet’i yaymakla geçti. Müslümanları rahata, huzura kavuşturmak için çalıştı. Vefat edeceği zaman, oğlu Orhan Bey’e gönderdiği vasiyetnamesi, İslamiyet’e olan sevgi ve saygısını ve Türk milletinin rahat ve huzurunu düşündüğünü ve insan haklarına olan gönülden bağlılığını açıkça bildirmektedir. Vasiyetnamesinin özü şöyledir:

Cenabı Hakk’ın emirlerine muhalif bir iş işlemeyesin! Bilmediğini İslam ulemasından sorup anlıyasın! İyice bilmeyince bir işe başlamayasın! Sana itaat edenleri hoş tutasın! Askerine inamı, ihsanı eksik etmeyesin ki, insan ihsanın kulcağızdır. Zalim olma! Âlemi adaletle şenlendir. Allah için cihadı terk etmeyerek beni şâd et! Ulemaya riayet eyle ki, ahkâm-ı İslamiye işleri nizam bulsun! Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbâl ve yumuşaklık göster! Askerine ve malına gurur getirip İslamiyet ehlinden uzaklaşma! Bizim mesleğimiz Allah yoludur ve maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik davası değildir. Sana da bunlar yaraşır. Daima herkese ihsanda bulun! Memleket işlerini noksansız gör! Hepinizi Cenabı Hakk’a emanet ediyorum.

 Böyle bir vasiyete uyulmaz da ne yapılır? Cenabı Hak bütün Selçuklu ve Osmanlı sultanlarından razı olsun. Hepsinin derecelerini yüksek eylesin. Âmin.

 Bu makale, 8 Ekim 2019 tarihli Yeni Çağrı gazetesinde yayınlanmıştır.

https://i1.wp.com/www.yenicagri.com/wp-content/uploads/2019/10/yeni-cagri-gazetesi-8-ekim-2019-sali-tarihli-gazete-sayfalari-5.jpg

 

ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI KAPIDA MI? (24.9.2019 Yeni Çağrı)

Kıymetli okuyucularım, bu yazımı geçtiğimiz günlerde ülke gündemini meşgul eden hadiselerden hiç olmazsa birine ayırmayı aklımdan geçirmiştim. Ancak çok defa yaptığım gibi bu düşüncemden yine vazgeçtim.

Milletvekili olmadığı hâlde dışişleri bakanı yapılan, sonrasında başbakanlık verilerek 7 sene bu görevleri yürüten Ahmet Davutoğlu’nun, eski partisinin bir üyesi kalmaya devam ederek yeni parti kurmaya kalkışması üzerine partisinin Merkez Yönetim Kurulu tarafından ihraç istemiyle disiplin kuruluna sevk edilince bu defa kendisinin istifa etmesini mi işleseydim?

Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı yardımcısı ile birlikte devletimizi bir yılı aşkın süredir idare eden 16 bakandan biri olan Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün, hem de iktidara yakın köşe yazarlarıyla polemiğe girip “Daha düne kadar Fetöcülerle aynı maklubeye kaşık sallayanlar, bugün çıkıp da Fetö mücadelesi dersi vermeye kalkmasınlar.” gibi keskin ifadeler kullanmasını mı ele alsaydım?

Yoksa İstanbul merkezli olmalarına rağmen ülke çapında çok büyük taraftar topluluklarına sahip futbol takımlarımızı yönetenlerin, ağızlarından çıkan sözlere çok ama çok dikkat etmeleri gerekirken ülkeyi germe konusunda siyasetçilerle yarışa girmelerine mi değinseydim?

Görüyorsunuz irdelenecek konu çok. Ama ben bütün bu kısır çekişmeleri bir yana bırakıp izninizle dünya gündeminden daha ciddi bir konuyu seçeceğim.

ARAMCO PETROL TESİSLERİNE HAVA SALDIRISI

Malumunuz Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’a 160 kilometre mesafedeki Hurays ve 370 kilometre mesafedeki Bikayk’ta yer alan Aramco’ya ait petrol tesislerine 14 Eylül 2019 günü sabaha karşı yerel saatle 04:00 sularında, 18 silahlı insansız hava aracı ve 7 seyir füzesi ile bir saldırı gerçekleşti. Can kaybının olmadığı saldırı sonucunda tesislerde yangın çıktı ve maddi hasar meydana geldi. Saldırıyı Yemen’deki Huşiler üstlense de Suudi Arabistan yetkilileri hiç tereddütsüz bu işte İran’ın parmağı olduğunu iddia ettiler. ABD Dışişleri Bakanı Pompeo ise daha ortada derinlemesine yapılmış hiçbir araştırma olmadığı hâlde İran’ı işaret ederek bunun bir savaş sebebi olduğunu söyledi.

İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif ise ABD ya da Suudi Arabistan'ın ülkelerine karşı girişeceği bir saldırının "topyekûn bir savaş" başlatacağına dikkat çekerek

“Ülkemizi savunma konusunda çok ciddi bir açıklama yapıyorum. Savaş istemiyoruz. Bir askerî çatışmaya girmek istemiyoruz. Bir yalana, bir aldatmacaya dayanarak askeri çatışmaya girilmesi çok korkunç bir şey. Çok büyük kayıplar verilir. Ama gözümüzü kırpmadan ülkemizi savunuruz. şeklinde konuştu.

Dünya kamuoyunun, ABD’nin bir cihan devleti olarak dünya barışına hizmet eden değil tam aksine dünyanın huzurunu kaçıran, her yerde savaş ve karışıklık çıkaran bir devlet haline geldiğini endişeyle izlediği günümüzde, Suudi Arabistan Krallığı’nın tabir yerindeyse gaza gelip ilk ikisine rahmet okutacak üçüncü bir dünya savaşına sebep olmamalarını umuyoruz.

DÜNYA BARIŞINI TEHDİT EDEN CİHAN DEVLETİ

Ne yazık ki Amerikan halkının değil ama Amerikan yönetiminin, devletlerinin mali ve askerî bakımdan rakipsiz üstünlüğüne güvenerek dünya barışını tarihinde hiç olmadığı kadar tehdit ettiği günleri yaşamaktayız. ABD, barış, özgürlük ve demokrasi getireceği iddiasıyla bugüne kadar girdiği her yeri ne yazık ki kan gölüne çevirdi. Çünkü asıl amaç, öne çıkardıkları barış, özgürlük ve demokrasi değil ülkeleri doğrudan veya dolaylı olarak sömürmekti. Bu süfli emelleri uğruna özellikle Asya ve Orta Doğu’daki Müslüman coğrafyasında, milyonlarca insanın ölmesine, milyonlarcasının yaralanmasına yol açtı.

Bu kadar kötü bir sicile sahipken Amerikan derin devletinin üçüncü bir dünya savaşına sebep olmayacağını hiç kimse iddia edemez. Bence gözünü kırpmadan yapar. Nasıl olsa böyle bir savaşta öleceklerin kahir ekseriyeti Müslüman coğrafyadan olacaktır.

Daha önce de yazmıştım. Alman siyasetçi, gazeteci ve yazar Jürgen Todenhöfer ne diyordu:

“Biz kendimizi bir yalan içine yerleştirmişiz. Bu yalan şu: İyi olan, asil olan, yardımsever olan bizleriz. Gerçek bu değil. İnanıyorum ki biz Batılılar, dünyayı fikirlerimizin, değerlerimizin ve dinimizin mükemmelliğiyle fethetmedik. Yalnızca ve yalnızca başkalarından daha acımasızca zor kullandık. 

Daha ciddi olmam gerekirse, Haçlı Seferlerinde 4 milyon kişiyi öldürenler Müslümanlar değildi. Dünyayı sömürgeleştirirken 50 milyon insanın ölümüne sebep olanlar Müslümanlar değildi. I. ve II. Dünya Savaşı’nda 70 milyon insanın ölümüne sebep olanlar Müslümanlar değildi. 6 milyon Yahudi'nin ölümüne sebep olanlar da Müslümanlar değildi. Aksine bütün bunlar Batı dünyasının zorbalıklarıydı. Bunu bu şekilde idrak etmemiz lazım.”

ABD NEREYE BARIŞ VE HUZUR GETİRDİ?

Kendi dindaşları gerçekleri olduğu gibi kabul edip böyle söylerken iki yıl önce bu günlerde Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî Hizmetleri Genel Başkanı ve Kâbe İmamı Dr. Abdurrahman b. Abdülaziz es-Südeys, bir konferansa katılmak üzere gittiği New York’ta gazetecilere şu beyanatı vermişti:

“Bugün Suudi Arabistan ve Amerika Birleşik Devletleri dünyanın iki etkili kutbudur. Allah’a hamdolsun ki dünyayı ve insanlığı, barış, istikrar ve refah limanlarına yönlendiriyorlar. Bu iki ülke, terörle mücadele etmek, güvenliği ve uluslararası barışı sağlamak için birlikte hareket etmeye devam etmelidir. Allah Kral Selman b. Abdülaziz’i ve Başkan Trump’ın bu hayırlı çalışmalarında yardımcısı olsun.”

Büyük tepki toplayan bu açıklama karşısında insanlar sosyal medyada, “Neredeki barış? Afganistan, Irak, Suriye ve Yemen’deki mi? Cezayir, Mısır ve Türkiye’deki darbelere destek vererek mi barış sağlanıyor?” yollu mesajlar yayınladılar.

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞINA NASIL GİRDİK?

Sözü, bölgemizde tekrar depreşen bu gerilimin üçüncü bir dünya savaşının kıvılcımı olması ihtimaline getirirsek Allah korusun çıkacak böyle bir savaştan çok az ülke yakasını kurtarabilir. Bölge ülkeleri ve bölgeye komşu ülkeler bir şekilde mutlaka kendini savaşın içinde bulur. Savaş ise yıkım demektir, kan demektir, ölüm demektir, göç demektir.

İran’ın üzerine yıkılmak istenen Aramco saldırısı bana Birinci Dünya Savaşı’na girişimizi hatırlattı. Aslında Osmanlı Devleti bu savaşta tarafsız kaldığını ilan etmişti. Ama gelin görün ki Batı’nın bir oyunuyla kendimizi savaşın içinde buluvermiştik.

Pek çok tarihçiye göre Osmanlı Devleti’nin bu savaşa girmesi için güçlü bir sebep yoktu. Ne yazık ki bu kadim ve koca devlet, o zaman iktidarda olan İttihat ve Terakki üyesi genç ve ihtiraslı devlet adamlarının, dünya gerçeklerine uymayan emellerinin kurbanı oldu. Onlar da Almanya ile birlikte “dünyanın etkili iki kutbu olmak” hayaliyle devleti bir an evvel Almanya’nın yanında savaşa sokmak istiyorlardı.

Nihayet 2 Ağustos 1914’te, Sadrazam Said Halim Paşa, Harbiye Nazırı Enver Paşa, Dâhiliye Nazırı Talat Bey ve Meclis-i Mebusan Reisi Halil Bey ile Alman İmparatoru II. Wilhelm’i temsilen Büyükelçi Baron Hans von Wangenheim’ın katıldığı toplantı sonucunda, Sadrazam’ın Yeniköy’deki yalısında, gizli bir Alman-Osmanlı İttifak Antlaşması yapıldı. Münderecatından Padişah’ın ve hatta diğer kabine arkadaşlarının bile haberi yoktu. Nitekim antlaşma ancak 2 ay sonra 4 Ekim 1914’te kabine üyelerine imzalatıldı. İttihatçılar’ın elinde bir kukla durumunda bulunan Padişah Sultan Reşad’ın ise herhangi bir şekilde itiraz etmesi söz konusu değildi.

OSMANLI DEVLETİ ZORLA SAVAŞA SOKULUYOR

11 Ağustos’ta İngiliz takibinden kaçan Goeben ve Breslau isimli Alman zırhlılarının Çanakkale Boğazı’ndan girmesine Enver Paşa tarafından izin verildi. O sırada tarafsız kaldığını bildiren Osmanlı Devleti’nin, bu savaş gemilerinin bir an önce sularımızı terk etmelerini istemesi veya gemileri silahlarından arındırması gerekirken bunların hiçbiri yapılmamıştı. Aksine bu gemiler Almanlardan satın alınmış gibi gösterilerek Yavuz ve Midilli isimleri verilmiş, gemilere Osmanlı bayrağı çekilmiş, Alman personele de fes giydirilmişti.

Tam o sırada Osmanlı Donanma komutanlığına tayin edilen Alman amirali Wilhelm Souchon bu gemilerin de dâhil olduğu 11 parçalık donanmayla Karadeniz’e açıldı. İnkâr etseler de Enver ve Cemal Paşalar ile Talat Bey’in bilgisi dâhilinde ve yine Padişah’ın ve kabinenin haberi olmadan 29 Ekim 1914 günü Rus donanmasına ve sahillerine ateş açılmak suretiyle devlet fiilen harbe sokuldu. Böylece koca imparatorluk, rahmetli Turgut Özal’ın tabiriyle “basiretsiz ve muhteris devlet adamlarının elinde bozuk para gibi harcanacağı” bir sürece girmiş oldu.

Şimdi şu sorular akla geliyor? İran’ın sorumlu tutulduğu Aramco saldırısında kullanılan silahlı insansız hava araçlarını ve seyir füzelerini gerçekte kim gönderdi? ABD’den yıllardan beri milyarlarca dolarlık taarruz ve savunma silahı satın alan Suudi Arabistan, bu en stratejik petrol tesislerini nasıl koruyamadı? 

Müslümanların, ABD ve Batı’nın daha fazla oyununa gelmemesi ve fitne ateşinden muhafaza olması hepimizin ortak temennisidir.

 Bu makale, 24 Eylül 2019 tarihli Yeni Çağrı gazetesinde yayınlanmıştır.

https://i0.wp.com/www.yenicagri.com/wp-content/uploads/2019/09/yeni-cagri-gazetesi-24-eylul-2019-sali-tarihli-gazete-sayfalari-5.jpg

 

HAZRETİ ÖMER'İN ŞEHADETİ (10.9.2019 Yeni Çağrı)

Kıymetli okuyucularım bir önceki yazımda, geçen ay idrak ettiğimiz hac ve kurban ibadetlerinin yapıldığı Zilhicce ayında, Medine-i Münevvere’de Hristiyan bir köle tarafından şehit edilen Emîrü’l-Mü’minîn Ömerü’l-Fârûk Hazretlerinin nasıl Müslüman olduğunu anlatmıştım. Bu yazımda bu büyük sahâbînin hilafet yıllarını ve şehit edilmesini ele alacağım.

İLK İSLAM DEVLETİ KURULUYOR

Nübüvvetin 12. senesinde Mekkeli müşrikler, İslam’ın yayılmasını önlemek için başka çare kalmadığına karar vererek en nihayet Peygamber Efendimizi öldürme fikrinde birleştiler. Resûlullah da Cenabı Hakk’ın izni ile Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicret etmek maksadıyla 9 Eylül 622 gecesi Hazreti Ebû Bekir ile birlikte yola çıktı. Hicri 53, miladi 51 yaşında idi. Hicret buyurduğu sahil yolu 400 kilometredir. Bir hafta yolculukla 20 Eylül 622 günü Medine’nin Kuba köyüne geldiler. Eylül’ün 23. gününü de burada geçirip 24 Eylül 622 Cuma günü Medine’ye ulaştılar.

Böylece Peygamber Efendimizin reisliğinde ilk İslam devleti de kurulmuş oluyordu. Dolayısıyla Peygamber efendimiz ömrünün son 10 yılında hem peygamber hem de devlet başkanı idi. Bu ilk İslam devleti düşmanla ilk muharebeyi 624 yılının Mart ayında Bedir’de yaptı. Bu ilk harbin başkumandanı bizzat Hazreti Peygamber idi. Peygamber Efendimizin kurduğu İslam devletinin başına onun vefatından sonra “Halife-i Resûlullah” yani “Allah’ın elçisinin halifesi” sıfatıyla “Hulefâ-i Râşidîn” denilen dört halifesi geçti.

BU ÜMMETİN EN ÜSTÜNLERİ

İslam âlimlerinin en büyüklerinden olan ve “Gavs-ı A’zam” lakabıyla anılan Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin, talebesine ve bütün gençliğe İslam dinini öğretmek ve itikatlarını düzeltmek için yazdığı el-Gunye li-Tâlibî Tarîḳi’l-Haḳ Azze ve Celle kitabı Sultan II. Abdülhamid Han’ın emriyle Süleyman Hasbî Efendi tarafından Türkçeye tercüme edilmiş ve Umdetü’s-Sâlihîn fî Tercemeti Gunyeti’t-Tâlibîn ismiyle 1886 yılında İstanbul’da basılmıştır. Bu kitaptan bazı bölümleri aşağıya alıyorum:

Ehl-i Sünnet’e göre Muhammed “aleyhisselâm”ın ümmeti, başka peygamberlerin ümmetlerinden daha üstündür. Bu ümmetin de üstünü, ona iman ederek mübarek yüzünü görmekle şereflenen Eshâb-ı Kirâmdır ki, hepsi ona tâbi olmuş, onun için harp etmiş, onun uğruna canlarını, mallarını feda etmiştir. Onun emrini yapmak birinci vazifeleri olmuş, her hususta onun yardımcısı olmuşlardır.

Bu Eshâbın da en üstünü, Hudeybiye’de Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile biat edip onun için ölmeye hazır olduklarına söz veren kahramanlardır. Bunlar 1400 kişidir. Bunların da en üstünü, Bedir Muharebesi’nde bulunanlardır ki, Tâlût’un askeri gibi 313 kişi idi (Tâlût, hazreti Musa’dan sonra gelen peygamberlerden İşmoil “aleyhisselam” tarafından İsrailoğulları’na hükümdar tayin edilmişti. Binlerce askeri arasında emrine itaat edenler 313 kişi idi). Bunların da üstünü, ilk Müslüman olan Dâr-ı Hayzürân yani Dârü’l-Erkam ehli 40 kişidir ki, kırkıncısı Ömer “radıyallahü anh”tır.

Bunların da üstünü “Aşere-i Mübeşşere”, yani Peygamber Efendimiz tarafından Cennete girecekleri dünyadayken müjdelenen on kişidir. Bunlar, Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebû Vakkâs, Sa’îd b. Zeyd ve Ebû Ubeyde b. Cerrâh’tır.

Bunların da üstünü “Hulefâ-i Râşidîn”, yani dört halife olup bunların da üstünü Ebû Bekir, sonra Ömer, ondan sonra Osman, ondan sonra Ali’dir “radıyallahü anhüm ecmaîn”. Peygamber Efendimizden sonra bu dördünün hilafeti 30 sene olup Hazreti Ebû Bekir 2 sene 4 ay, Hazreti Ömer 10 sene, Hazreti Osman 12 sene, Hazreti Ali 6 sene Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” halifesi oldu (Umdetü’s-Sâlihîn fî Tercemeti Gunyeti’t-Tâlibîn, 1303 İstanbul, s. 114-115).

Dikkat edilirse burada Hazreti Ömer’in 40. Müslüman olduğu bilgisi verilirken bu 40 kişinin Dârü’l-Erkam ehli olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla bu rakamın, Nübüvvetin 6. yılındaki toplam Müslüman sayısı değil o anda Mekke’de, Dârü’l-Erkam’da bulunan sahâbî sayısı olması gerekir. Yoksa önceki yazımda da belirttiğim gibi, Hazreti Ömer’in Müslüman oluşundan az önce Mekke’den Habeşistan’a gerçekleşen hicret sebebiyle sadece orada 100’den fazla kadın ve erkek sahâbî bulunmaktaydı.

HULEFÂ-İ RÂŞİDÎN’İN İKİNCİSİ

Hazreti Ömer “radıyallahü anh” Resûlullah’ın ikinci halifesidir. Kureyş’in eşrafından idi. Hicret-i Nebeviyye’de kırk yaşında idi. Eshâb-ı Kirâm Medine’ye gizli gizli hicret etmişti. Hazreti Ömer silahlarını kuşanarak açıkça hicret etti. Medine’ye daha önce varıp Resûlullah’ın teşrif etmekte olduğunu Medine’deki Müslümanlara müjdeledi.

Ebû Bekr-i Sıddîk ile birlikte Bedir, Uhud, Hendek, Mekke’nin fethi, Huneyn ve Tebük dâhil bütün gazâlarda bulundu. Çok kahramanlık gösterdi. Arslan gibi döğüştü. Uhud’da Resûlullah’ın etrafında pervane gibi dolaşarak yanından hiç ayrılmadı.

Daima doğru söylediği için Peygamber Efendimiz kendisine “Fârûk” lakabını verdi. “Fârûk”, hak ile bâtılı birbirinden ayıran demektir. Çeşitli hadis-i şeriflerle medholundu. “Benden sonra peygamber gelseydi, Ömer peygamber olurdu.” hadis-i şerifi bunlar arasındadır. Ebû Mûse’l-Eş’arî Hazretlerinden rivayet edilen hadis-i şerif ise şöyledir:

“Medine’de bir bahçede oturuyorduk. Kapı çalındı. Resûlullah, ‘Kapıyı aç ve gelene, Cennete gideceğini müjdele!’ buyurdu. Kapıyı açtım. Ebû Bekr-i Sıddîk içeri girdi. Kendisine müjdeledim. Hamd eyledi. Sonra yine kapı çalındı. Yine ‘Aç ve müjdele!’ buyurdu. Açtım. Ömerü’l-Fârûk içeri girdi. Müjdeledim. Allahü teâlâya hamd etti. Yine çalındı. ‘Aç ve Cennet ile müjdele ve üzerine musibet geleceğini söyle!’ buyurdu. Açtım. Osmân Zinnûreyn geldi. Müjdeledim. Hamd eyledi.” (Buhârî, Hadis No: 1490)

GÜNDÜZ BAŞKUMANDAN, GECE MİLLETİN BABASI

Resûlullah’ın vefatında karışıklık çıkmasını Hazreti Ömer önledi. Halife’ye her işinde yardım etti. Halife Ebû Bekir vefat edeceği zaman Eshâb-ı Kirâm’ın ileri gelenlerini çağırıp görüştükten sonra Hazreti Ömer’i halife tayin etti. “Emîrü’l-Mü’minîn" ismini aldı. Az zamanda o kadar çok yer aldı ki, tarihçileri şaşırttı. İslam’ın adâletini bütün dünyaya tanıttı. Çok memleket aldı. Kâdisiye Muharebesi’ni kazanan orduları Azak Denizi’ne kadar ilerledi. Tunus’a kadar fetholundu. İslâm orduları onun zamanında Sâsânî İmparatorluğu’na tâbi Irak, İran ve Azerbaycan ile Bizans İmparatorluğu’na tâbi Suriye, Kuzey Mezopotamya, Filistin ve Mısır’ı İslâm devletinin topraklarına kattılar.

Ömerü’l-Fârûk “radıyallahü anh” Medine’de, gündüzleri Asya’daki ve Avrupa’daki ordularını idare ve harp ihtiyaçlarını bulup göndermekle uğraşırken geceleri de Müslümanların malını, canını, ırzlarını korumak için sabaha kadar gezer, dolaşırdı. Taberî Tarihi’nde bildirildiğine göre Medine’de hutbe okurken İran cephesinde savaşmakta olan kumandanı Sâriye’ye, “Yâ Sâriye! Dağa, dağa!” diye hitap ettiği ve kumandanının bunu duyarak emri yerine getirip ordusunu kurtardığı yazılıdır. (Taberî, I, 2700-2703). 

Bir gece şehirde dolaşıyordu. Bir evden gelen çocuk ağlamalarını işitti. Oraya gidip sebebini sordu. Bir fakir kadın “Ben kimsesizim. Buraya geleli iki gün oldu. Çocuklarım açlıktan iki günden beri ağlıyor. Ateş yaktım. Çömleğe yalnız su koyup size yemek pişiriyorum diyerek onları uyutuyorum!” dedi. Halife üzüntüden ağlamaya başladı ve “Ömer helâk oldu! Ömer mahvoldu.” diyerek kendini ayıpladı. Gidip et getirdi. Ateşi alevlendirmek için üflerken mübarek sakalı tutuştu.

HALİFE HANGİNİZ?

Hazreti Ömer iri yarı, buğday renkli ve uzun boyluydu. Gözleri kızıl, bıyıklarının ucu sarı idi. Üzüntülü veya düşünceli olunca uçlarını bükerdi. Sakalı ve bıyıkları sık idi. Yanaklarının üzerinde az idi. Sol elini, sağ eli gibi iyi kullanırdı. Eyere dokunmadan ata binerdi. Çok heybetli, yüreği çok kuvvetli idi. Edebinden ve hayâsından, Resûlullah’ın huzurunda o kadar yavaş konuşurdu ki, “Yüksek söyle yâ Ömer! İşitmiyorum.” buyurulurdu.

Resûlullah’ın kayın pederi, Hazreti Ali’nin de damadı idi. Çok âdil, âbid, çok merhametli, aşağı gönüllü, fakirlikle yaşar bir zat idi. Kudüs’e gidip adaleti ile Rumları hayran bıraktı. Kudüs’e giderken deveye, kölesi ile nöbetleşe biniyordu. Şehre girerken deveye binme sırası kölesine geldiği için devenin önünde yürüyordu. Kuvveti, adaleti, askerleri, üç kıtayı titreten İslam halifesini görmeye gelenleri hayrette bırakmıştı.

Miladi takvimle 10 sene 2 ay dünyada hiç görülmemiş bir adaletle halifelik yaptı. Ölünceye kadar bütün İslam âlemi, Resûlullah zamanındaki huzur, safa ve rahatlık içinde yaşadı. Devrinde 4000’den fazla cami ve mescit yapıldı.

ŞEHİT EDİLİYOR

23 (644) yılı haccını eda edip Medine’ye döndüğü günlerde, Mugîre b. Şu‘be Hazretlerinin Basra valisi iken edindiği kölesi Ebû Lü’lü Fîrûz, efendisinin kendisinden fazla ücret aldığını söyleyerek Halife’den bunun azaltılmasını talep etti. Hazreti Ömer onun demircilik, marangozluk ve nakkaşlık yaptığını öğrenince kendisinden alınan ücretin fazla olmadığını bildirdi. Ama Hristiyan köle ikna olmamıştı.

Zilhicce ayının son günleriydi. Bir sabah namazı vaktinde, âdeti olduğu üzere saflar arasından geçerken cemaate safları düzeltmelerini söyledi. Mihraba geçip iftitah tekbirini aldı. Tam o sırada mescide girmiş bulunan Ebû Lü’lü Fîrûz, kabzası ortada olan iki başlı bir hançerle Halife’yi altı yerinden yaraladı. Safları yarıp kaçarken elindeki hançeri sağlı sollu rasgeldiği kimselere vurup yaralayan katil yakalanacağını anlayınca intihar etti. Bu arada yaraladığı 14 kişiden 7’si vefat etti.

Özellikle karnından aldığı yara sebebiyle yere düşen Hazreti Ömer, namazı kıldırması için Abdurrahman b. Avf Hazretlerini imamete geçirdi. Namazdan sonra Hazreti Ömer kaldırılıp evine götürüldü.

Halife ölüm döşeğinde iken kendisine, yerine birini bırakması teklif edildi. O da o sırada hayatta olan Aşere-i Mübeşşere’den yakın akrabası olan Sa’îd b. Zeyd dışındaki altısının toplanarak üç gün içerisinde aralarından birini halife seçmelerini istedi. Ebû Ubeyde b. Cerrâh Hazretleri 5 sene önce vefat etmişti. Oğlu Abdullah’ı da halife seçilmemek şartıyla bu heyete dâhil etti.

Oğlu Abdullah’ı Hazreti Âişe’ye yollayarak Resûl-i Ekrem’in ayağının dibine defnedilmek için izin istedi. Hazreti Âişe kendisi için düşündüğü bu yeri ona vermeyi kabul etti. Hazreti Ömer yeni halife seçilmeden önce vefat etti. Cenaze namazını Suheyb-i Rûmî Hazretleri kıldırdı. Resûlullah’ın yanına defnedildi. 

Cenabı Hak hepimizi Peygamber Efendimizin ve bütün Eshâbının şefaatlerine nail eylesin.

 Bu makale, 10 Eylül 2019 tarihli Yeni Çağrı gazetesinde yayınlanmıştır.

https://i2.wp.com/www.yenicagri.com/wp-content/uploads/2019/09/yeni-cagri-gazetesi-10-eylul-2019-sali-tarihli-gazete-sayfalari-5.jpg

 

HADÎCETÜ'L-KÜBRÂ VALİDEMİZ (6.8.2019 Yeni Çağrı)

Ne mutlu bizlere ki İslam’ın beş şartından biri olan “hac” ile gerekli şartları sağlayanlara vacip olan kurban ibadetlerinin yapıldığı günlere bir defa daha eriştik. Dünyanın her yerinden Mekke-i Mükerreme’ye gelen 2 milyon 700 bin civarındaki Müslüman arasında Türkiye’den giden 80 bin vatandaşımız da var. Hepsinin hacları mübarek olsun. Cenabı Hak kontenjan sebebiyle bu sene gidemeyenlere, ileriki yıllarda gitmeyi nasip eylesin.

Bu sene Müslümanlar 1432’nci defa hacca gittiler. Kabul olan bir hac çok kıymetlidir. Peygamber Efendimiz, “Haccedenin geçmiş günahları af olur.” buyurmuştur. Hem mal hem de beden ile yapılan ibadetlerden olan hac, Hicret’in 9. yılında farz oldu. Peygamber Efendimiz o yıl Hazreti Ebû Bekir’i emir tayin ederek Ashabını hacca gönderdi. Ertesi yıl yüz tane kurbanlık deve hazırlayıp kendisi hacca gitti. Bu Peygamber Efendimizin hem ilk hem de son haccıdır. Hacdan döndükten üç ay sonra vefat etti. O sebeple bu hacca “Veda Haccı” denir.

CENNETÜ’L-MUALLÂ

Hac farizasını yerine getirmek üzere Mekke-i Mükerreme’ye gelen hacıların ziyaret ettikleri en önemli mekânlardan biri, biz Türklerin Cennetü’l-Muallâ dediği kabristandır. Başta Hazreti Hadîce Validemiz olmak üzere Ashabı Kirâm’dan ve Tâbiîn’den pek çok kıymetli zatın kabri buradadır.

Harem-i Şerif’in 1,5 km kadar kuzeyinde ve Cin Mescidi’nin yakınında bulunan bu mezarlığa, Peygamber Efendimizin dedelerinden Kusayy ve Abdülmuttalib ile amcası Ebû Tâlib’in defnedilmiş olduğu bilinmektedir. Günümüzde giriş kapısının üzerindeki levhada “Makberetü’l-Ma‘lâ” yazmaktadır. İmâm-ı Ahmed b. Hanbel hazretlerinin Müsned’indeki hadîs-i şerifte Peygamber Efendimiz “Bu kabristan ne güzeldir!” buyurmuştur (Müsned, I, 367).

Sultan IV. Mehmed Han devrinde, 1671 yılında Hicaz’a giden Evliya Çelebi, Seyahatnâme adlı eserinin 9. cildinde Cennetü’l-Muallâ’da 75 adet kubbeli mezar bulunduğunu bildirir. Ancak bunların çoğu küçük kubbelerdir. Evliya Çelebi, Hadîce Validemizinkinin yanı sıra Mekke emirlerinden Şerif Zeyd ve Şerif Abdullah’ın, Peygamber Efendimizin dedesi Abdülmuttalib ile amcası Ebû Tâlib’in ve Abdullah b. Zübeyr’in de ayrı ayrı kubbeli türbeleri olduğunu yazmaktadır.

Kanunî Sultan Süleyman Han 1543 yılında Hadîce Validemizin kabrinin üstündeki eski yapıyı yıktırarak yüksek kubbeli müzeyyen bir türbe yaptırmış ve bir de türbedar görevlendirmiştir. Türbe, Sultan II. Abdülhamid Han devrinde 1879 yılında tamir edilmiştir. Eyyûb Sabri Paşa, Mir’âtü’l-Haremeyn isimli eserinin birinci cildinde Mekke halkının her ay Cennetü’l-Muallâ’ya giderek hatim ve mevlid okuduğunu bildirmektedir (Mir’âtü’l-Haremeyn, I/2, s. 1074-1075).

Peygamber Efendimizin Hadîce Validemizden doğan oğulları Kâsım ve Abdullah da bu kabirdedir. Kâsım Resûlullah’ın üç oğlundan birincisidir. Bunun için, Resûlullah’a “Ebü’l-Kâsım” denildi. Nübüvvetten önce Mekke’de dünyaya geldi. 17 aylıkken vefat etti. Abdullah Resûlullah’ın Hadîce Validemizden olan son çocuğudur. Nübüvvetten sonra doğdu, memede iken vefat etti. Tayyib ve Tâhir de denilir.

Evliya Çelebi’nin yazdıklarına göre, Hazreti Hadîce Validemizin türbe kubbesi beyaz kireç ile badanalanmış olup sandukası türbenin tam ortasındadır. Türbe kapısı doğuya açılır. Bu türbeyi ekseriya hanımlar ziyaret eder. Türbe içinde amber ve kâfur buhurları yakılıp misafirler güzel kokular ile karşılanır. Kubbenin iç yüzünde celî hat ile “Tarafımızdan kendilerine güzel akıbet takdir edilmiş olanlara gelince, işte bunlar cehennemden uzak tutulurlar.” mealindeki, Enbiya Suresi’nin 101. ayeti Besmele ile birlikte yazılıdır. Yine bu kubbe altında, dört köşeli bir kafes içinde Mekke emirlerinden Şerif Mes‘ud medfundur.

HAZRETİ HADÎCETÜ’L-KÜBRÂ KİMDİR?

Hadîce Validemiz “radıyallahü anhâ” Resûlullah’ın ilk zevcesidir. Kureyş’in asilzade, kibar ailesindendir. Huveylid b. Esed b. Abdiluzza b. Kusayy’ın kızıdır. Kusayy Peygamber Efendimizin dedesi Abdülmuttalib’in dedesinin babasıdır. Hadîce Validemiz çok zengin, âlim ve akıllı idi. Kırk yaşında ve dul iken Resûlullah ile evlendi. Resûlullah o zaman 25 yaşında idi. Hicret’ten üç yıl önce, Ebû Talib’in ölümünden üç gün sonra, 65 yaşında Mekke’de vefat etti. Resûlullah’ın dört kızı ve iki oğlunun annesidir.

Dul iken ticaret yapardı. Çok zengindi. Memurları, kâtipleri ve köleleri vardı. Cebrail “aleyhisselam” ilk göründüğü zaman Resûlullah korkmuştu. Bu hâli Hadîce Validemize söyledi. Kendisine ilk önce o iman etti. Kâfirler heykele tapar, Resûlullah’a inanmaz, alay ederlerdi. Çok eziyet ederlerdi. Hadîce Validemiz Resûlullah’a teselli ve gayret verirdi. Bütün malını, mülkünü onun uğruna feda etti. Resulûllah’a 25 sene sadakatle hizmet etti. Bir kere bile incitmedi.

Resûlullah vefatına kadar, her zaman kendisini överdi. Hatta bir gün evde methederken, Aişe Validemiz dayanamayıp “Cenabı Hak size ondan daha iyisini verdi.” dedi. “Hayır! Ondan iyisi verilmedi. Herkesin bana yalancı dediği günlerde, o bana inandı. Herkes bana eziyet verirken o bana yar oldu. Üzüntülerimi giderdi.” buyurdu. Hazreti Hadîce ile kızı Fatımatü’z-Zehra, dünyadaki bütün kadınların en üstünü oldukları hadis-i şerifte bildirilen dört kadından ikisidir. Üçüncüsü Firavun’un zevcesi Hazreti Asiye, dördüncüsü Hazreti Meryem’dir

HAZRETİ EBÛ BEKİR’İN KIZI VE TORUNU DA ORADA

Evliya Çelebi Hadîce Validemizin türbesinin kıble tarafında Abdullah b. Zübeyr ve yakınında annesi Esma binti Ebû Bekir’in kubbeli türbeleri olduğunu bildirmektedir. Abdullah b. Zübeyr Aşere-i Mübeşşere’den Zübeyr b. Avvâm Hazretlerinin oğlu olup 9 sene Mekke’de halifelik yapmıştır. Avvâm Hadîce Validemizin kardeşidir. Zübeyr b. Avvâm Hazretlerinin annesi ise Resûlullah’ın halası olan Hazreti Safiyye’dir.

Abdullah b. Zübeyr Hazretleri harap olan Kâbe-i Muazzama’yı ve ayrıca Peygamber Efendimizin türbesini tamir etti. Abdülmelik bin Mervan’ın gönderdiği Haccac-ı Zalim tarafından şehit edildikten sonra Abdülmelik, Kâbe’nin bir duvarını yıktırıp Hacer-i Esved’i eski yerine koydurdu. Bugünkü Kâbe’nin üç duvarı Abdullah b. Zübeyr, bir duvarı Abdülmelik b. Mervan yapısıdır.

OSMANLI YAPISI TÜRBELER YIKILIYOR

1925 yılında Mekke Suudîlerin eline geçtikten sonra ilk Suudî Arabistan kralı Abdülazîz b. Suûd’un emriyle 1926’da Cennetü’l-Muallâ’daki bütün türbeler yıktırılmış ve mezar taşları kaldırılmıştır. Kral Abdülaziz’in 1953’te ölümünden sonra 45 oğlundan Suud, Faysal, Halid, Fehd, Abdullah ve Selman günümüze kadar peş peşe kral olmuştur. 

Hadîce Validemizin, Esma binti Ebû Bekir ve Abdullah b. Zübeyr hazretlerinin kabirleri belli olup hacılar tarafından ziyaret edilmektedir.

 Bu makale, 6 Ağustos 2019 tarihli Yeni Çağrı gazetesinde yayınlanmıştır.

https://i0.wp.com/www.yenicagri.com/wp-content/uploads/2019/08/yeni-cagri-gazetesi-6-agustos-2019-sali-tarihli-gazete-sayfalari-5.jpg

 

Thursday the 24th. Telif Hakkı © 2012 http://www.ibrahimpazan.com Her hakkı saklıdır.
Copyright 2012

©