Makaleler

UHUD İMTİHANI

Peygamber efendimiz Cenabı Hakk’ın izni ile Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicret etmek maksadıyla 9 Eylül 622 gecesi Hazreti Ebû Bekr ile birlikte yola çıktı. 24 Eylül 622 Cuma günü Medine’ye ulaştılar. Böylece Peygamber efendimizin reisliğinde ilk İslam devleti de kurulmuş oluyordu. Bu sırada kâfirlere karşı gaza ve cihat yapılması ayet-i kerime ile emredildi. Hicret’in ikinci senesinde bu ilk İslam devletinin düşmanla yaptığı ilk muharebe Bedir Gazası’dır. Mekkeli müşriklere karşı, 624 yılının Mart ayında, Medine’nin 130 kilometre güneybatısında vuku buldu. Müslümanların kesin galibiyetiyle sonuçlanan bu ilk harbin başkumandanı bizzat Hazreti Peygamber idi. 950 kâfirden ellisi öldürüldü, kırk dördü esir edildi.

Hicret’in üçüncü senesinde, Bedir Gazası’ndan tam bir yıl sonra, yine Mart ayında Uhud Gazası oldu. Bedir’de uğradıkları büyük hezimetin intikam ateşiyle yanan Mekkeli müşriklerin ordusu 3000 kişi olup yedi yüzü zırhlı ve iki yüzü atlı idi. On beş kadın, müşrik ordusunu cesaretlendirmek için def çalar şarkı söylerlerdi. İslam askeri yüzü zırhlı olmak üzere 700 kişi idi. İki at vardı. Medine’nin 8 kilometre kuzeyindeki Uhud Dağı’nın eteklerinde yapılan savaşta Ashâb-ı Kirâmdan yetmiş kişi şehit oldu. Altısı Muhacirlerden, kalanı Ensardan idi. Düşmandan da otuza yakın kişi öldürüldü.

EMRE UYMAYAN OKÇULAR AFFEDİLİYOR

Uhud Gazası, İslam tarihinin en büyük ve mühim gazalarından birisidir. Bu gazada, Ashâb-ı Kirâm önce harbi kazanmış iken sonradan müşrikler vadiyi dolaşarak Müslümanları arkadan vurdular. İslam ordusu karıştı. Çok sayıda sahâbi şehitlik mertebesine kavuştu. Bu mağlubiyetin sebebi olarak Peygamber efendimizin “Kesinlikle yerinizden ayrılmayınız!” diyerek bir tepeye yerleştirdiği okçuların, ilk anda müşriklere çalınan galebenin heyecanıyla ve harbin kazanıldığını zannederek yerlerinden ayrılmaları gösterilir. Nitekim Cenabı Hak Âl-i İmrân suresi, 155. ayetinde “(Uhud'da) iki ordu karşılaştığı gün, sizi bırakıp gidenleri, sırf işledikleri bazı hatalar yüzünden şeytan (yerlerinden) kaydırmıştı. Yine de Allah onları affetti. Çünkü Allah, çok bağışlayıcıdır, halîmdir.” buyurmaktadır.

Esasta ise bu mağlubiyet bir imtihandı. Büyük İslam âlimi İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Mektubat kitabının 2. cildi 99. mektubunda yazdığı gibi “Bu dünya imtihan yeridir. Burada hak, bâtıl ile; haklı, haksız ile karışıktır. Burada dostlarına sıkıntılar, belâlar vermeseydi, yalnız düşmanlarına verseydi, dost, düşmandan ayrılır, belli olurdu. İmtihanın faydası kalmazdı.” Nitekim Allahü Teâlâ, Âl-i İmrân suresi, 140. ayetinde “Eğer siz (Uhud’da) bir yara aldıysanız, şüphesiz o topluluk da (Bedir’de) benzeri bir yara almıştı. İşte (iyi veya kötü) günleri insanlar arasında (böyle) döndürür dururuz. Allah, sizden iman edenleri ayırt etmek, sizden şahitler edinmek için böyle yapar. Allah, zalimleri sevmez.” buyurmaktadır.

ASHÂB-I KİRÂMIN KAHRAMANLIKLARI

Bu gazada bulunan ve şehit olan Ashâb-ı Kirâmın cesaret ve kahramanlıkları, İslam tarihinin en şerefli kahramanlık destanlarındandır. Burada birkaç örnek verelim:

Talha bin Ubeydullah “radıyallahü anh” o gün Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” etrafını müşriklerin kuşattığını görünce ne tarafa koşacağını ve ne tarafa yetişeceğini şaşırmıştı. Bir sağ taraftan hücum edenlere, bir sol taraftan hücum edenlere karşı çarpışıyordu. Kendini Resûlullah’a siper ediyordu. Ona bir zarar gelir korkusu ile titriyordu. Resûlullah’ın yanında döne döne çarpışıyordu. Müşrikler arasında keskin nişancı, attığını vuran Mâlik bin Zübeyr isminde bir okçu vardı. Bu hain, Peygamberimize nişan alarak, bir ok attı. Resûlullah’ın mübarek başına doğru gelen bu oka başka hiçbir şekilde karşı koyamayacağını anlayan Hazreti Talha elini açarak oka karşı tuttu. Ok avucunu parçaladı. Daha sonra da Peygamber efendimizi ok yağmuru altında sırtına alarak kayaya çıkardı. Hazreti Talha Uhud gününde ok, mızrak ve kılıç ile seksen yerinden yaralandı.

Aşere-i Mübeşşere’den Sa’d bin Ebî Vakkâs ok atmada çok nişancı idi. Uhud günü Hazreti Peygamber düşmandan gelen okları yerden toplayıp buna verirdi. “At yâ Sa’d at! Anam babam sana feda olsun.” buyururdu.

Ebû Katâde’nin “radıyallahü anh” bu harp sırasında bir gözü çıkıp yanağı üzerine düştü. Daha sonra kendisini Peygamber efendimize getirdiler. Mübarek eli ile gözünü yerine koyup “Yâ Rabbî! Gözünü güzel eyle!” dedi. Bu gözü, diğerinden güzel oldu. Ondan daha kuvvetli görürdü.

Mus’ab bin Umeyr “radıyallahü anh”, Uhud günü Muhacirlerin sancağını taşıyordu. İki zırh giyinmişti. İbn Kâmia kâfiri Hazreti Mus’ab’a saldırdı. Çünkü kendisini Resûlullah’a siper ediyordu. İbn Kâmia bir kılıç darbesi ile Mus’ab’ın sağ kolunu kesti. Sancağı sol koluna aldı. Bu sırada Âl-i İmrân suresinin “Muhammed ancak Allah’ın resulüdür.” meâlindeki 144. ayetini okuyordu. İkinci bir darbe ile sol kolu da kesilince sancağı kesik kolları ile tutup göğsüne bastırdı. Yine aynı ayet-i kerîmeyi okuyordu. En son Übey bin Halef’in göğsüne sapladığı mızrak ile şehit oldu. Fakat İslâm sancağını yine bırakmamıştı.

HAZRETİ PEYGAMBER’İN MIZRAK DARBESİ

Bu sırada Süheyl bin Hanîf’in elinde kırık bir mızrak vardı. Hazreti Peygamber kırık mızrağı alıp onunla Übey bin Halef’in koltuğunun altından vurdu. O anda Übey bin Halef atını geri çevirip kaçtı. Kavminin arasına varınca sığır gibi böğürüyordu. Ebû Süfyân, “Bir diken yarası kadar küçük bir yaradan dolayı böyle ne bağırıyorsun?” dedi. Übey bin Halef, “Bana mızrağı kim vurdu biliyor musun? Muhammed vurdu. Bir gün bana Mekke’de, senin benim elimde helâk olman yakındır, demişti. Anladım ki onun bu darbesiyle öleceğim. Ben bu yaradan kurtulamam. Benim bu yaradan çektiğim acıyı bütün Hicaz halkına paylaştırsalar hepsi ölür.” dedi. Sonra nâra vurup feryat ederek canı Cehenneme gitti.

Abdullah bin Cahş “radıyallahü anh” Peygamber efendimizin halası Ümeyme’nin oğluydu. Uhud’da şehit olup dayısı olan Hazreti Hamza ile aynı mezara defnedildi.

RAHMET PEYGAMBERİ

Uhud günü Resûlullah’ın mübarek yüzü yaralanıp mübarek dişi kırılınca Ashâbı çok üzüldüler. “Dua et, Allahü Teâlâ, cezalarını versin.” dediler. “Lanet etmek için gönderilmedim. Hayır dua etmek için, her mahlûka merhamet etmek için gönderildim.” ve “Yâ Rabbî! Bunlara hidayet et. Tanımıyorlar, bilmiyorlar.” buyurdu. Düşmanlarını affetti. Lanet etmedi. 

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Medine-i Münevvere’deki Bakî Kabristanı’nı ve Uhud şehitlerini ziyaret ederdi. Bizler de şu sırada semaları altında bulunduğumuz Medine-i Münevvere’de hem Peygamber efendimizin kabr-i saadetini, hem Cennetü’l-Bakî’yi hem de Uhud şehitlerini ziyaret etme bahtiyarlığını yaşıyoruz.

 Bu makale, 12 Eylül 2017 tarihli Yeni Çağrı Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

http://www.yenicagri.com/wp-content/uploads/2017/09/yeni-cagri-gazetesi-12-eylul-2017-sali-tarihli-gazete-sayfalari-6.jpg

ÖZGÜL AĞIRLIĞI YÜKSEK BİR KURUM: DİYANET

Cumhuriyetin bir kurumu olmakla birlikte tarihsel kökeni itibarıyla Şeyhülislâmlığa dayanan ve onun geleneksel misyonunu sürdürmek üzere kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevi, kuruluş kanunu olan 3 Mart 1924 tarihli ve 429 sayılı Kanun’da “İslam dininin itikat ve ibadet alanıyla ilgili işleri yürütmek ve dini kurumları idare etmek” şeklinde ifade edilmiştir. Ülkedeki tüm cami ve mescitlerle bunların görevlilerinin idaresi Başkanlığa verilmiştir.

1982 Anayasası, “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.” hükmü ile Başkanlığın görevlerini yerine getirirken uyması gereken kıstasları belirlemiş, Başkanlığa tarihi bir misyon yüklemiştir.

Gerek Din İşleri Yüksek Kurulu gerekse diğer birimlere verilen yeni birçok görevle uluslararası alanda etkin bir din hizmeti sunmanın yasal alt yapısı oluşturulmuştur.

Bu bağlamda, çağımızda din hizmeti sunmanın bir gereği olarak cami dışı din hizmetlerinin önü açılmış, Başkanlık personelinin hizmet içi eğitimleri için gerekli alt yapı hazırlanmış, radyo ve televizyon kurulması Başkanlığa bir görev olarak verilmiştir. Başkanlık, toplumu din konusunda aydınlatma noktasında her türlü imkândan yararlanmaya memur edilmiştir.

Diyanet İşleri Başkanlığının internet sitesinden aldığımız yukarıdaki bilgilerden de anlaşılacağı üzere bu kurumun “özgül ağırlığı” diğerlerine göre son derece yüksektir. Hem faaliyet alanının, vatandaşların tamamını ilgilendiren çok hassas bir konu olan din olması hem de ülkedeki en küçük yerleşim birimine kadar örgütlenmiş bulunması bakımından bu husus inkâr olunamaz bir gerçektir.

FISILTI GAZETESİNİN BAŞKAN ADAYLARI

Bilindiği gibi bu önemli kurumun 17. ve son başkanı Prof.Dr. Mehmet Görmez 1 Ağustos 2017 tarihinde emekliye ayrılmıştı. Görmez’in görevinden ayrılacağı ve yerine Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) İlahiyat Fakültesi Dekanı ve KTÜ Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Emin Aşıkkutlu'nun atanacağı haberleri daha önce medyada yer almıştı. Daha sonra bu makam için Yükseköğretim Kurulu (YÖK) üyesi ve televizyon programcısı Prof.Dr. Nihat Hatipoğlu’nun da ismi geçmeye başlamıştı.

Önemli bir devlet makamı boşalınca ortaya bazı isimlerin sürülmesi ve bu isimlerin neden uygun olduğu veya neden uygun olmadığının medyada bolca tartışılması, her zaman şahit olduğumuz üzere ülkemizde uygulanan yaygın bir usuldür. Fısıltı gazetesinin, hadisçi olan eski başkanın yerine kendince uygun gördüğü yine hadisçi iki başkan adayı kamuoyunda tartışıladursun, Hükûmet aslında yeni başkanı çoktan belirlemiş ve daha 15 Ağustos 2017 tarihinde karara bağlayıp Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın onayına sunmuştu. Bu isim, görevine daha iki ay önce, 13 Haziran 2017’de başlayan Yalova Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Ali Erbaş’tı. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan, Hükûmet’in bu atamayla ilgili kararnamesini ancak bir ay sonra onayladı ve söz konusu karar, Resmî Gazete’nin 17 Eylül 2017 tarihli nüshasında yayınlanarak yürürlüğe girdi.

PROF.DR. ALİ ERBAŞ KİMDİR?

Diyanet İşleri Başkanlığına atanan Erbaş, Diyanet teşkilatının içinden biri. Rektör olmadan önce 6 yıl süreyle Diyanet’te Eğitim Hizmetleri Genel Müdürlüğü görevini yürütmüştü. Zaten memuriyet hayatına da Diyanet’te başlamış, bir yandan lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimini sürdürürken diğer yandan da 11 yıl Fatih Müftülüğüne bağlı Parmakkapı Camii’nde görev yapmıştı. Dolayısıyla Hükûmet’in bu makam için isim tercihi, Erbaş’ın başına getirildiği kurumda uzun yıllar görev yapmış olması bakımından isabetli görünüyor. Erbaş’ın ilahiyatçı olarak alanı dinler tarihi.

ERBAŞ’IN DARBE GİRİŞİMİ SONRASI YAZISI

Prof.Dr. Ali Erbaş Diyanet’te Eğitim Hizmetleri Genel Müdürü iken, 15 Temmuz 2016 hain darbe girişiminin hemen ardından Diyanet Aylık Dergi'nin Eylül 2016 tarihli sayısında yazdığı "Mesih/Mehdi Beklentisi ve İstismarı" başlıklı yazısında Fetullahçı Terör Örgütü ile ilgili çarpıcı değerlendirmeler yapmıştı. Her ne kadar eski başkan Mehmet Görmez’in de itiraf ettiği gibi bu tür tespitler için çok geç kalınmış olsa da Erbaş söz konusu yazısında şöyle demişti:

İslam tarihinde birbirine benzer bazı gruplar olsa da hem Mehdi/Mesihi hareketlerden ve hem de Hasan Sabbah hareketinden içinde unsurlar barındırmakla birlikte nevi şahsına münhasır ve yaptıkları ortaya saçıldıkça bizleri şaşkına çeviren en karanlık hareket FETÖ’dür. 15 Temmuz 2016 tarihinde millet olarak yaşadığımız darbe-işgal girişimini organize etmiş olması sebebiyle dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir terör örgütü olduğunu göstermiştir. Bu örgütün tarihî süreç içerisinde ortaya çıkan Mehdi/Mesih hareketlerinden farkı “dine hizmet” iddiasıyla ortaya çıkmış olmasına rağmen zaman içerisinde dinin en temel ilkelerine taban tabana zıt anlayışlar içerisine girerek hedefe ulaşmak için her yolu mübah görmesi hususudur. Şia’da takiyye denilen anlayışı en acımasız şekilde kullanmak ve giderek dinin en büyük haramlardan birisi olarak tanımladığı yalancılığı normal bir davranış hâline getirmek, bunun fetvasını da Mehdi/Mesih olduğunu iddia eden kimselerde bulunan özellikleri üzerinde taşıdığına inanılan, hatta daha da ileri giderek verdiği her emri Hz. Peygamber’e danışarak verdiği kabul edilen örgüt liderinden aldıklarını ifade etmek, yaptıkları “sır kapısı” isimli dizilerle İslam’ın inanç esaslarına uymayan pek çok hususu zihinlere yerleştirmeye çalışmak bu hareketin ilk anda akla gelen tutum ve davranışlarındandır.

“Hizmet hareketi” ile bir altın nesil yetiştireceği sanılan örgüt bünyesinde gizlilik içerisinde ajanlık, röntgencilik, casusluk, kimliğini ve kişiliğini gizleme, tecessüs, iki farklı karakter taşıyarak bukalemun gibi yaşamak, dinin direği olan namazı bile hiç kılmıyormuş gibi davranabilmek, bile bile tesettüre riayet etmemek, hep bir gizlilik, hep bir korku, sürekli bir tedirginlik ile kendileri olamayan bir kişilik tipi oluşmasına zemin hazırlama vs. hususlar hiçbir şekilde dinin ilkelerine uyan şeyler değildir. Sadece peygamberlere has olan masumiyet karinesinin, bağlılarınca örgüt liderine de has kılınmış olması onun emir ve söylemlerinin hiçbir şekilde sorgulanmasına izin vermemekte, bu yüzden de akla hayale gelmedik yanlış yollara tevessül etmektedirler. 15 Temmuz gecesi çıldırmış ve cinnet geçirmiş örgüt mensuplarının, elinde bayraktan başka bir şey olmayan masum insanların üzerine, ülkenin meclisine ve devletin en önemli müesseselerine gözlerini kırpmadan ölüm yağdırarak, yabancı ülkeler ve o ülkelerin istihbaratlarıyla iş birliği yaparak kendi kardeşlerine, kendi vatanına, kendi değerlerine ihanet etmek milletimizin binlerce yıllık şanlı tarihinde görülmüş bir şey değildir.

HAKKINDAKİ İDDİALAR

Tabii bu arada yeni başkanla ilgili birtakım iddialar da var. FETÖ lideri Gülen’in onursal başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Birliği’nin her yıl düzenlediği Abant Toplantıları’na 2005 ve 2006’da katılması ve FETÖ’nün en önemli platformlarından biri olan Kültürlerarası Diyalog Platformunun (KADİP) yönetim kurulu üyesi olması gibi. 2005 ve 2006 tarihleri, FETÖ’yle irtibat ve iltisak bakımından milat kabul edilen 17-25 Aralık 2013’ten çok önce. KADİP yönetim kurulu üyeliği için ise Erbaş, kıymetli dostum YeniBirlik Gazetesi ve medyamit.com sitesi köşe yazarı Murat Başaran’a gönderdiği açıklamada şöyle demiş:

“17-25 Aralık öncesi KADİP ile devletin ve Hükûmet’in ilişkileri o kadar normal idi ki, kurucu başkanı Prof.Dr. Hacı Bekir Karlığa aynı zamanda Hükûmet’in “Medeniyetler İttifakı” projesinin başına getirdiği kişiydi. Karlığa’ya 24 Aralık 2013’te Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü verildi ve hâlen Başbakanlık Başdanışmanı olarak görevini sürdürüyor. Belki dinler tarihi hocası olduğum için ismim bu platforma bilgim dışında yazılmış. 17-25 Aralık’ın hemen ertesinde müdahale ederek ismimi sildirdim.

Yetiştiğim ortam ve zihniyet yapım başından beri bu yapıya hep karşı bir çizgide oldu. Örgütle mücadelenin başladığı ilk andan itibaren de gece gündüz bu hainlerin memleketimize, milletimize ve özellikle de İslam’a ne büyük zararlar verdiğini yazılarımla ve konuşmalarımla anlatıyorum ve kanımın son damlasına ve son nefesime kadar da anlatmaya devam edeceğim. Rabbim bu konuda milletimizin her bir ferdine feraset, uyanıklık, gayret ve hidayet versin. Hainlerin, münafıkların, iç ve dış düşmanların şerlerinden devletimizi, milletimizi ve tüm İslam âlemini korusun.” 

Biz de yeni Diyanet İşleri Başkanı Prof.Dr. Ali Erbaş’ın bu duasına yürekten âmin diyor, kendisine bu zorlu görevinde hayırlı muvaffakiyetler diliyoruz.

 Bu makale, 19 Eylül 2017 tarihli Yeni Çağrı Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

http://www.yenicagri.com/wp-content/uploads/2017/09/yeni-cagri-gazetesi-19-eylul-2017-sali-tarihli-gazete-sayfalari-6.jpg

MEDİNE-İ MÜNEVVERE: AŞK ŞEHRİ

Peygamber efendimiz hicri 53, miladi 51 yaşında iken Cenabı Hakk’ın izni ile Medine-i Münevvere’ye hicret etti. 9 Eylül 622 günü sabah erkenden evinden çıkarak öğleden sonra Hazreti Ebû Bekr’in evine geldi. O gece beraberce yola çıkarak Mekke-i Mükerreme’nin 5,5 kilometre güneydoğusunda bulunan Sevr Dağı’ndaki mağaraya geldiler. Denizden 759 metre yüksek olan bu dağın yolu çok bozuk idi. Mübarek ayakları kanadı. Mağarada üç gece kalıp 13 Eylül Pazartesi gecesi çıktılar. Bir hafta yolculukla 20 Eylül 622 günü Medine’de Kuba köyüne geldiler. Eylül’ün 23. gününü de burada geçirip 24 Eylül 622 Cuma günü Medine’ye ulaştılar. Ensar-ı kiram, büyük küçük o yüce peygamberi şöyle karşılıyorlardı:

Ay doğdu üzerimize,

Veda tepelerinden.

Şükür gerekti bizlere,

Allah'a davetinden.

Ey bizden seçilen elçi,

Yüce bir davetle geldin.

Sen bu şehre şeref verdin,

Ey sevgili hoş geldin!

Nasıl ki Mekke-i Mükerreme, Peygamber Efendimizin doğduğu, kendisine peygamber olduğunun bildirildiği, ilk vahyin indiği, İslam dinini yaymaya başladığı ve hayatının 51 senesini geçirdiği şehirse, Medine-i Münevvere de Hicret’te ona kucak açan ve hayatının son 10 yılını geçirdiği diğer mübarek şehirdir.

EN KIYMETLİ CAMİLER

Yeryüzündeki camilerin en kıymetlisi Kâbe-i Muazzama, sonra bunun etrafındaki Mescid-i Haram, sonra Medine-i Münevvere’deki Mescid-i Nebî’dir. Sonra Kudüs’teki Mescid-i Aksâ, sonra, Medine-i Münevvere civarındaki Kuba mescididir.

Mescid-i Nebî, Peygamber efendimiz hicret ettiği zaman devesinin ilk çöktüğü yerde Ashab-ı Kiram ile birlikte temeline ilk taş mübarek elleriyle bizzat kendisi tarafından konularak inşa edilmiştir. Mescid içinde Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” kabr-i şerifi ile caminin o zamanki minberi arasında bulunan yere Ravda-i Mutahhara denir. O zamanki minber-i şerif üç basamak ve bir metre yüksek idi. 1256 Ramazan’ında çıkan yangında tamamen yandı. Çeşitli yıllarda, çeşitli minberler yapılmış, bugünkü 12 basamaklı mermer minberi Sultan Üçüncü Murad Han 1590’da İstanbul’dan göndermiştir.

PEYGAMBER ÂŞIKLARI

Mekke-i Mükerreme’deki hac ibadetini tamamlayarak hacı olan 100 bine yakın vatandaşımız, şu günlerde Medine-i Münevvere’ye intikal etmeye başladılar. Onların kalbi şimdi, Peygamber efendimizin kabr-i şerifini ziyaret edecek olmanın heyecanıyla atıyor. Memleketimizde sevilerek okunan Mevlid-i Şerif şairi Süleyman Çelebi’nin:

Biz kamumuz kullarız sen şâhsın

Gönlümüz içinde rûşen mâhsın

Ümmetin olduğumuz devlet yeter

Hizmetin kıldığımız izzet yeter

dediği gibi ümmeti olmakla şereflendiğimiz ve gönüllerimizin içinde parlak bir ay gibi olan o yüce Peygamberin huzuruna çıkmak için sabırsızlanıyorlar.

KABR-İ ŞERİFİ ZİYARET ADABI

Yeryüzünde Kâbe-i Muazzama ve bunun etrafındaki Mescid-i Haram’dan sonra en mübarek yer olan Mescid-i Nebî’nin fazileti ve ziyaret edilmesi hakkında pek çok hadis-i şerif vardır. Ayrıca “Minberimle Âişe’nin hücresi arası Cennet bahçelerinden bir bahçedir.” buyurduğu Ravda-i Mutahhara bu caminin içindedir. Peygamber efendimiz Hazreti Âişe’nin hücresinde vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir.

Günümüzde Ravda-i Mutahhara’ya hacılar grup grup alınmaktadır. Sıradaki grup, içerde bulunan gruptaki son kişi namazını bitirip çıktıktan sonra alındığından bu mübarek mekânda mümkün mertebe çokça nafile ve kaza namazı kılmalıdır. Minberin direği sağ omuzu hizasına gelen yere tesadüf ederse büyük saadet olur. Çünkü Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” burada kılardı. Duadan sonra kalkıp edeple Hücre-i Saadet’in önüne gelinir. Resûlullah’ın kabrinin hizasında, mübarek yüzüne karşı edeple durulur. “Esselâmü aleyke yâ seyyidî, yâ Resûlallah!” denilir. Emanet olan selamlar söylenir. Sonra salevat okunup dilenen dualar okunur. Yarım metre sağa gelinip “Esselâmü aleyke yâ halîfete Resûlillah! denilerek Hazreti Ebû Bekr’e selam verilir. Sonra yarım metre sağa gidilip Hazreti Ömer’e de aynı şekilde selam verilir. Sonra memleketteki akraba ve ahbaplardan hediye olarak gönderilmiş hatm-i şerif, hatm-i tehlil ve diğer okumalar tek tek sayılarak sevabı Peygamber efendimizin ve mübarek arkadaşlarının ruhlarına bağışlanır. Kendine, ana babasına ve dua etmesini istemiş olanlara ve bütün Müslümanlara dua edilir. Oradaki Suudi görevlilerin bekletmemesi sebebiyle bütün bunlar için zaman yetmezse, ısrar ve münakaşa etmemeli, duaları dışarıda Peygamber efendimiz ve iki halifesinin kabirlerinin üzerini örten Kubbe-i Hadrâ yani Yeşil Kubbe’yi gören herhangi bir yerden yapmalıdır.

MEDİNE’DEKİ ZİYARET YERLERİ

Medine-i Münevvere’de kalınan süre içinde, dilediği zamanlarda Mescid-i Nebî’nin hemen bitişiğindeki Cennetü’l-Bakî’deki mezarları, Mescid-i Kuba ile Mescid-i Kıbleteyn’i ve Uhud şehitlerini ziyaret etmelidir.

Uhud muharebesinde şehit olan 70 sahabenin kabirlerinin bulunduğu kabristan muhakkak ziyaret edilmelidir. Günümüzde kabristanın etrafı çevrili olup orta yerinde seyyidü’ş-şüheda Hazreti Hamza, Abdullah bin Cahş ve Mus’ab bin Umeyr’in defnedildiği kabir görülmektedir.

Cennetü’l-Bakî, Hazreti Osman başta olmak üzere sahabeden pek çok kişinin mezarlarının bulunduğu kabristandır. Mescid-i Nebî tarafındaki girişin ilerisinde sağda, on iki imamdan Hazreti Cafer-i Sadık, Muhammed Bâkır, Zeynelabidin ve Hasan, bunların önünde Hazreti Abbas ve Peygamber efendimizin kızı Hazreti Fatıma’nın kabirleri vardır. Bunların sol tarafında Peygamber efendimizin diğer üç kızının ve hanımlarının kabirlerinin bulunduğu adalar yer alır. Bunların solunda sahabeden Süfyan bin Haris ile Âkil ibn Ebî Talib’in kabirleri vardır. Bunların ilerisinde İmam-ı Malik, daha ilerde Peygamber efendimizin oğlu Hazreti İbrahim’in kabirleri bulunur. Daha ileride Peygamberimizin süt annesi Hazreti Halime ve bir kısım Uhud şehitlerinin mezarları vardır. Nihayet kabristanın en ucunda Hazreti Osman efendimizin mezarının yer aldığı adaya ulaşılır.

Bütün bu mübarek kabirleri, Suudi görevlilerin uyarmasına mahal vermemek için el kaldırmadan ve içinden okuyarak hürmet ve edeple ziyaret etmelidir. 

Hep dediğimiz gibi bu mübarek ve mukaddes mekânları ziyaret etme bahtiyarlığına erenlere, kavuştukları nimetler afiyet olsun. Darısı gidemeyenlerin başına…

 Bu makale, 5 Eylül 2017 tarihli Yeni Çağrı Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

http://www.yenicagri.com/wp-content/uploads/2017/09/yeni-cagri-gazetesi-5-eylul-2017-sali-tarihli-gazete-sayfalari-6.jpg

MEKKE-İ MÜKERREME: GÖZYAŞI ŞEHRİ

Mekke-i Mükerreme, Peygamber Efendimizin doğduğu, kendisine peygamber olduğunun bildirildiği, ilk vahyin indiği ve İslam dinini yaymaya başladığı mübarek şehirdir. Hac ve umre için buraya gelen talihli Müslümanlar bu şehrin, Kâbe-i Muazzama, Hacerü’l-Esved, Hira Mağarası, Sevr Mağarası, Cennetü’l-Mualla Kabristanı, Cin Mescidi, Arafat, Mina, Müzdelife ve Cemerat gibi pek çok yerinde Peygamber Efendimizin mübarek izlerini sürmekte, kokusunu hissetmektedir.

BEKKE: GÖZYAŞI VADİSİ

Kur’ân-ı Kerîm’de Mekke şehri, birinde “Bekke” şeklinde olmak üzere iki ayette zikrediliyor. Fetih suresi 24. ayetinde mealen “O, Mekke’nin göbeğinde, sizi onlara karşı üstün kıldıktan sonra, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çekendir. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir.” buyurulmaktadır. Âl-i İmrân suresi 96. ayetinde ise mealen şöyle buyurulur: “Şüphesiz, insanlar için kurulan ilk ibadet evi elbette Bekke’de, âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olarak kurulan Kâbe’dir.” Tabii Mekke şehri kastedilerek “beled”, “beledü’l-emîn” ve başka kelime ve ibarelerin geçtiği ayetler de mevcuttur.

Bazı rivayetlerde, Kur’ân-ı Kerîm’den önce indirilmiş, ancak insanlar tarafından daha sonra tahrif edilmiş diğer semavi kitaplarda geçen bazı ifadelere atıfta bulunularak “Bekke”nin, Kâbe’nin içinde bulunduğu “Gözyaşı Vadisi” olduğu bildirilmiştir. Mekke ise Kâbe’nin içinde bulunduğu vadi ile beraber diğer mücavir vadileri de içine alan şehirdir.

HAZRETİ ÂDEM’İN GÖZYAŞLARI

Mekke-i Mükerreme ile ilgili “Gözyaşı Vadisi” rivayeti doğru olsun veya olmasın bu şehrin tarihinin gözyaşıyla başladığı bir gerçektir.

Allahü Teâlâ hazretleri âlemi yoktan var etti ve ilk insan olan Hazreti Âdem’i topraktan yarattı. Sonra cesedine ruh verdi ve “Ona secde ediniz” diye meleklere emretti. Bütün melekler Hazreti Âdem’e secde ettiler. Fakat İblis, kibir ve hasedinden dolayı ona secde etmedi. Bunun için Hakk’ın huzurundan kovuldu ve lanetlendi. Bu sebepten o da Hazreti Âdem’e düşman oldu. Ondan sonra Cenabı Hak Havva validemizi yarattı ve Hazreti Âdem’e nikâh etti. İkisini de Cennet’e koydu ve ‘‘Yiyiniz, içiniz, lakin şu ağaca yaklaşmayınız.” dedi. Şeytan ise bir yolunu bularak Cennet’e girdi ve Âdem ile Havva’nın yanına gitti. Onlara dedi ki: “Allah sizi o ağaçtan niçin men etti biliyor musunuz? Eğer siz ondan yerseniz, artık sizin için ölüm olmaz, ebediyen Cennet’te kalırsınız.” Böylece önce Havva validemizi, onun vasıtasıyla da Hazreti Âdem’i aldatıp ikisine de o ağacın meyvesinden yedirdi. Bunun üzerine Allahü Teâlâ ikisini de Cennet’ten çıkardı ve yeryüzüne indirdi. Hazreti Âdem Hindistan taraflarına, bir rivayete göre Serendib yani Seylan Adası’na ve Havva validemiz Cidde’ye düştü.

Hazreti Âdem ve Havva validemiz çok ağladılar ve Allahü Teâlâya yalvardılar. Birbirlerinden iki yüz sene müddetle ayrı kalan Âdem Aleyhisselam ve Havva validemizin tövbe ve duaları sonunda kabul oldu. Hazreti Âdem’e Mekke tarafına git diye vahiy geldi. Âdem Aleyhisselam da oraya gidip bir rivayete göre Arafat’ta bugün Cebel-i Rahme denilen tepede Havva validemiz ile buluştu. Sonra bütün insanlar onlardan üredi, birçok kavimler, sınıf sınıf milletler türedi. Şeytan’ın da zürriyeti çoğaldı ve Hazreti Âdem’in evlatlarını, torunlarını azdırmakla meşgul oldu.

HAZRETİ İBRAHİM’İN İMTİHANI

Asırlar sonra İbrahim Aleyhisselam, Cenabı Hakk’ın kendisine ihtiyarlık devresinde ihsan ettiği gözünün nuru oğlu Hazreti İsmail’i kurban etmesi emredilince, hanımı Hazreti Hacer ile oğlunun yaşadığı Mekke’ye gelir. Babasına büyük bir metanet ve teslimiyetle “Babacığım, sana ne emrediliyorsa yap, inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” diyen Hazreti İsmail, Cenabı Hakk’ın emrine iç tereddüt etmeden uyan Hazreti İbrahim ve hanımı Hacer validemiz gözyaşlarına boğulur, hatta melekler de onlarla birlikte ağlar.

Ancak bıçak Hazreti İsmail’in boğazını kesmez, imtihanı kazandıkları için kurban edilmesi için gökten bir koç indirilir. Nitekim Saffât suresinde bu hadise şöyle anlatılır: “Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine yatırınca, ‘Ya İbrahim!’ diye nida ettik. ‘Rüyaya sadakat gösterdin.’ Biz ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Şüphesiz bu apaçık bir imtihandır. Biz ona fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini işte böyle mükâfatlandırırız.”

İLK MÜSLÜMANLARIN GÖZYAŞLARI

Nihayet ahır zaman Peygamberi Muhammed Aleyhisselam Mekke’de zuhur eder. Kırk yaşındayken peygamber olduğu bildirilir. İlk Müslümanlar çok sıkıntı çekerler. Müşriklerin akıl almaz işkencelerine maruz kalırlar. Otuzuncu Müslüman Hazreti Yaser’i dininden dönmesi için çıplak olarak kızgın taşlara yatırırlar. Dönmeyince ellerini ve ayaklarını iplerle dört deveye bağlayıp aksi istikametlere sürerler. Kocasının böyle vahşice şehit edildiğini görmesine rağmen sabreden ve dininden yine dönmeyen Sümmeye Hatun da Ebu Cehil’in mızrağıyla can verir. Müslümanların gözyaşları kırkıncı Müslüman Hazreti Ömer’in kelime-i şehadet getirmesiyle biraz hafifler.

HACILARIN GÖZYAŞLARI 

Hicret’ten hicri 1438, miladi 1395 yıl sonra hacılar yine bu mübarek Mekke şehrinde Kâbe-i Muazzama etrafında tavaf ediyor, bu mübarek binanın duvarlarına yüz sürerek gözyaşı döküyorlar. Âdem, İbrahim, İsmail ve sevgili peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam ile mübarek arkadaşlarının hatıralarıyla dolu bu mukaddes şehrin manevi havasını doyasıya teneffüs ediyorlar. Gözyaşı şehri Mekke-i Mükerreme’de bu doyumsuz nimetlere kavuşanlara afiyet olsun.

 

Bu makale, 29 Ağustos 2017 tarihli Yeni Çağrı Gazetesi'nde yayınlanmıştır.


http://www.yenicagri.com/wp-content/uploads/2017/08/yeni-cagri-gazetesi-29-agustos-2017-sali-tarihli-gazete-sayfalari-6.jpg

 

İZİNİN TOZUNA SÜRSEM YÜZÜMÜ

Osmanlı’nın kuruluş yıllarında Anadolu’da yaşamış, tasavvuf ehli ve halk şairi bir zat olan Yunus Emre’nin ilahileri, daha söylenip yazıldığı tarihten itibaren dilden dile dolaşmaya, ezberlenip okunmaya başlanmıştır. Sade bir üslupla yazdığı ilahileri günümüzde de Anadolu’da ve Balkanlarda Müslüman halk tarafından zevkle okunmaktadır. Bütün dünyadan hacı adaylarının, Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’ye coşkun bir nehir gibi aktığı şu günlerde, onun Peygamber Efendimize aşkını ifade eden ilahisini hatırlayalım:

Araya araya bulsam izini,

İzinin tozuna sürsem yüzümü,

Hak nasip eylese görsem yüzünü,

Ya Muhammed canım arzular seni.

Bir mübarek sefer olsa da gitsem,

Kâbe yollarında kumlara batsam,

Hub cemalin bir kez düşte seyretsem,

Ya Muhammed canım arzular seni.

Ne güzel söylemiş değil mi? Özellikle “izinin tozu” müthiş bir ifade… Cenabı Hakk’a şükürler olsun ki 1385 sene önce bu dünyadan ayrılan Peygamber Efendimizin sevgisi, 2 milyara yakın Müslümanın kalbinde bugün de ilk günkü tazeliğiyle yaşamaktadır.

PEYGAMBER AŞIĞI VALİDE SULTAN

Sultan İkinci Mahmud Han’ın hanımı ve Sultan Abdülmecid Han’ın annesi Bezmiâlem Valide Sultan şöyle demişti:

Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl

Muhammed'siz muhabbetten ne hâsıl

Zuhurundan Bezmiâlem oldu vâsıl

Bu mübarek hanım, yazdığı bu mısraları kazdırarak aynı zamanda mühür olarak kullanmıştır. Oğlu Sultan Abdülmecid Han da Mescid-i Nebî’ye ve Hücre-i Saadet’e en çok hizmet eden padişahlardandır. Padişah olunca, Mescid-i Nebî’nin tamir ve tezyini için 750 bin Osmanlı altını sarf etti. Mescid-i Nebî’nin bulunduğu yerin ve arka kısmındaki revakların sütunlarını ve kubbelerini gayet müzeyyen bir şekilde yaptırdı. Hazret-i Fâtıma’nın hücresini ve onun bitişiğindeki Ezvâc-ı Tâhirât’a ait dokuz hücrenin yerlerini tamir ve tezyin ettirdi. Ayrıca Mescid-i Nebî’nin o zamanki dört minaresinin hepsini tamir ettirdi. Beşinci minareyi daha sonra kardeşi Sultan Abdülaziz Han yaptırmıştır.

İNSANLARIN EN ÜSTÜNÜ…

Son devrin büyük âlimlerinden Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Peygamber Efendimizin üstünlüğünü şu şekilde ifade etmiştir: “Her Peygamber kendi zamanında, kendi mekânında, kendi kavminin hepsinden, her bakımdan üstündür. Muhammed Aleyhisselâm ise, her zamanda, her memlekette, yani dünya yaratıldığı günden kıyamet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek bütün varlıkların her bakımdan en üstünüdür. Hiç kimse, hiçbir bakımdan onun üstünde değildir. Bu güç bir şey değildir. Dilediğini yapan, her istediğini yaratan, onu böyle yaratmıştır. Hiçbir insanın onu methedecek gücü yoktur. Hiçbir insanın, onu tenkit edecek iktidarı yoktur.”

Allahü Teâlâ “Levlâke levlâk lemâ halaktü’l-eflâk.” yani “Sen olmasaydın, gökleri, âlemleri yaratmazdım!” buyurmuştur. Bu hadis-i kudsî Marifetnâme, Mevâhib-i Ledünniyye, Envâr-ı Muhammediyye ve Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî kitaplarında yazılıdır.

Muhammed Aleyhisselam “Mahbûb-i Rabbi’l-âlemîn”dir. Yani Allahü Teâlâ’nın sevgilisidir. Allahü Teâlâ bir insanda bulunabilecek, görünür görünmez bütün iyilikleri, bütün üstünlükleri, bütün güzellikleri sevgilisinde toplamıştır. Sözleri gayet tatlı olup gönülleri alır, ruhları cezbederdi. Güzel huyu, yumuşaklığı, affı, sabrı, ihsanı, ikramı o kadar çoktu ki, herkesi hayran bırakırdı. Görenler ve işitenler seve seve Müslüman olurdu. Hiçbir hareketinde, hiçbir işinde, hiçbir sözünde, hiçbir zaman, hiçbir çirkinlik ve hiçbir kusur görülmemiştir.

KABR-i SAADETİ ZİYARET

Yeryüzünde Kâbe-i Muazzama ve etrafındaki Mescid-i Haram’dan sonra en mübarek yer Medine’deki Mescid-i Nebî’dir. Bir hadis-i şerifte “Benim mescidimde kılınan namaz, Mescid-i Haram dışındaki bütün mescitlerde kılınan namazlardan bin kat daha sevaptır.” buyurulmuştur.

Peygamber Efendimizin mübarek kabrini ziyaret etmek, ibadetlerin en kıymetlilerindendir. “Beni ziyaret edene şefaatim vacip olur.” buyurmuştur. Bu hadis-i şerifi İbn Huzeyme, Bezzar, Dârekutnî ve Taberânî haber vermektedir. Yine Dârekutnî, Taberânî ve İmam Mâlik’in bildirdiği bir hadis-i şerifte “Haccedip kabrimi ziyaret eden kimse, beni diri iken ziyaret etmiş gibi olur.” buyurulmuştur. Peygamber Efendimizin minberi ile kabr-i şerîfi arasına “Ravda-i Mutahhara” denir. Burası Cennet bahçelerindendir. İzdiham sebebiyle buraya hacılar gruplar halinde alınmaktadır. Giren gruptaki son kişi çıkmadan sırada bekleyen grup içeri alınmadığından, verilen sürenin tamamını değerlendirmeli, burada çokça kaza namazı kılmalıdır.

Daha sonra edeple Hücre-i Saadet’in önüne gelinir. Yüzü Peygamber Efendimizin kabrine dönerek sırası ile Peygamberimizin, Hazreti Ebû Bekr ve Hazreti Ömer’in kabirleri ziyaret edilip dua edilir. Suudi Arabistan hükûmetinin resmî inancı Vehhâbîlik olduğundan özellikle kabirlerde el açarak dua edenlere mâni olmaktadırlar. Bu mübarek yerde Vehhâbî din adamı ve askerlerle bu konularda tartışmamalı, el kaldırmadan sessizce dua etmeli, Peygamber Efendimizin mübarek kabr-i şerifi önünde, içinde bulunulması gereken ruh halinden çıkmamalı, hacılar için hazırlanmış manevi rızıklardan bol bol toplamaya çalışmalıdır.

Bu yazı yayınlandığında ben de Cenabı Hak nasip ederse Mekke-i Mükerreme’de olacağım. O mübarek yerlerde akrabalarım, arkadaşlarım, komşularım ve Türkiye’deki ve bütün dünyadaki Müslümanlar için dua edeceğim. Ülkemizin ve bütün Müslümanların dirliği, birliği, din ve dünya saadeti için Cenabı Hakk’a yalvaracağım. Selametle kalın.

 

Bu makale, 22 Ağustos 2017 tarihli Yeni Çağrı Gazetesi'nde yayınlanmıştır.


http://www.yenicagri.com/wp-content/uploads/2017/08/yeni-cagri-gazetesi-22-agustos-2017-sali-tarihli-gazete-sayfalari-6.jpg

 

Friday the 22nd. Telif Hakkı © 2012 http://www.ibrahimpazan.com Her hakkı saklıdır.
Copyright 2012

©