Makaleler

ILIMLI İSLAM

Suudi Arabistan’ın 81 yaşındaki kralı Selman bin Abdülaziz’in 32 yaşındaki oğlu Veliaht Prens Muhammed bin Selman, 24 Ekim 2017’de Riyad’da düzenlenen bir toplantıda yaptığı konuşmada sarf ettiği “Önceden olduğumuz hâle dönüyoruz. Bütün dinlere açık, ılımlı İslam’a…” sözleriyle büyük yankı uyandırdı. Değişik meşreplere mensup kalem erbabı Prens’in bu sözlerini yorumladılar. Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere çeşitli siyasiler konuyla ilgili görüşlerini açıkladılar.

Prens Muhammed bin Selman, Suudi Arabistan Başbakan Yardımcısı. Yani ülkenin ikinci adamı. Suudi Arabistan’ın başbakanı yani Bakanlar Kurulunun reisi kim derseniz, o da Kral’ın bizatihi kendisi oluyor. Prens’in daha pek çok görevi var. Bunlardan birisi Ekonomik İşler ve Kalkınma Konseyi Başkanlığı. Yukarıdaki sözleri de dünyanın belli başlı yatırımcılarının davet edildiği, Geleceğin Yatırımı Girişimi (Future Investment Initiative) isimli bir toplantının açılışında söyledi.

Prens başka neler söyledi bir bakalım:

“Son 30 yılda yaşananlar Suudi Arabistan değil. Son 30 yılda bölgede yaşananlar Ortadoğu değil. 1979'daki İran Devrimi sonrasında insanlar bu modeli farklı ülkelerde kopyalamak istediler. Bunlardan biri de Suudi Arabistan'dı. Bununla baş etmeyi bilmiyorduk. Ve sorun tüm dünyaya yayıldı. Artık onu ortadan kaldırmanın zamanı geldi.

Suudi nüfusunun yüzde yetmişi 30 yaşın altında. Açık konuşmak gerekirse, hayatımızın bir 30 yılını daha aşırı ideolojiler ile harcamayacağız. Onları bugün ve hemen yok edeceğiz.

Biz bir G20 ülkesiyiz. Dünyanın en büyük ekonomilerinden birisiyiz, üç kıtanın ortasındayız. Suudi Arabistan'ı daha iyi bir hâle getirmek için değiştirmek, aslında bölgeye yardım etmek ve dünyayı değiştirmek anlamına geliyor. Bu yüzden burada yapmaya çalıştığımız şey bu. Ve umarım herkesin desteğini alabiliriz."

ESKİ HÂLİMİZE DÖNÜYORUZ

Prens’in bütün bu sözlerinden çok, belki de toplantıdaki yatırımcılara hoş görünmek ve onları ikna etmek için sarf ettiği “Bütün yaptığımız şey, daha önce olduğumuz gibi bütün dinlere, dünyaya, geleneklere ve insanlara açık olan ılımlı İslam’a geri dönmek …” sözleri tabii olarak manşetlere taşındı.

Prens’in kullandığı “el-İslam el-vasatî el-mutedil” kelimeleri Arapça’danTürkçeye “ılımlı İslam”, İngilizceye de “moderate Islam” olarak tercüme edildi. Burada vasat, ortada olan, aşırı uçlarda olmayan ve mutedil, itidal üzere bulunan, ölçülü olan demektir.

Tersten gidersek Prens bu sözleriyle, bugüne kadar yaşadıkları İslam’ın mutedil yani ılımlı olmadığını kabul ediyor ve ılımlı olan İslam’a dönecekleri sözünü veriyordu. Bu sözler hangi niyetle söylenmiş olursa olsun, yerli ve yabancı İslam düşmanlarının istismarına son derece müsaitti. Nitekim öyle de oldu. Fırsattan istifade, Müslümanlar aşırılıkla, radikal olmakla, hoşgörüden uzak bulunmakla itham edildi. Dinimize bir defa daha ima yoluyla da olsa haksız isnatlarda bulunuldu.

ERDOĞAN’IN CEVABI

Mensubu olduğunu söyleyen kişilerin yanlış uygulamaları sebebiyle İslam’ı suçlayarak onu töhmet altında bırakma girişimlerine karşı son derece duyarlı olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Prens’in sözlerinin yurt içi ve yurt dışındaki yansımalarından tabiatıyla rahatsız oldu. Erdoğan şu ifadeleri kullandı:

“İşte şimdi son zamanda yeniden bir şeyi tekrar köpürttüler. Ne o? Ilımlı İslam. Ilımlı İslam ifadesinin patenti nereye ait? Batı'ya ait. Şimdi belki de o ifadeyi kullanan şahıs, yani bu bana aittir gibi de düşünüyor olabilir. Hayır sana ait değil. 15 yıl önce AB ülkelerini dolaşmaya başladığımda, Avrupa Parlamentosu'nda benden bir konuşma istemişlerdi. Konuşmamı yaptım, sorular başladı. İlk sordukları 'Ilımlı İslam hakkında ne düşünüyorsunuz?' oldu. Sordukları buydu. Ben de kendilerine şunu söyledim: ‘İslam’ın ılımlısı, ılımsızı olmaz. İslam tektir. Kimse İslam'ı çeşitlemeye veya İslam'a yakıştırma yapmaya gitmek suretiyle İslam'ı bir zaafın içerisine sokma gayretine girmesin.’ Bir müddet bununla muhatap oldum. Ama ondan sonra kesildi. Daha kimse bana bu soruyu sormadı. Şimdi ne oldu da yeniden bu üflendi? Mesele şu, mesele İslam'ı zaafa düşürmek. Dinimizi zaafa düşürmek. Bizim dinimizin ılımlı, ılımsız, böyle bir yanı yok. İslam bütün kurumları ile bütün müesseseleri ile Kitabullah’ta ifade edilen dinin ta kendisidir. Onun dışında kimse dinimize tanım yapmasın.”

İSLAMİYET NEDİR?

Son devrin büyük İslam âlimlerinden Seyyid Abdülhakim Arvâsî hazretleri Râbıta-i Şerîfe kitabında İslamiyet’i şöyle anlatıyor:

“İslam dini, Allahü Teâlâ’nın, Cebrail ismindeki melek vasıtası ile sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselâma gönderdiği, insanların dünyada ve ahirette rahat ve mesut olmalarını sağlayan usûl ve kaidelerdir. Bütün üstünlükler, faydalı şeyler İslamiyet’in içindedir. Eski dinlerin görünür, görünmez bütün iyiliklerini, İslamiyet kendinde toplamıştır. Bütün mutluluklar, başarılar ondadır. Yanılmayan, şaşırmayan akılların kabul edeceği esaslardan ve ahlaktan ibarettir. İslamiyet’in içinde hiçbir zarar yoktur. İslamiyet’in dışında hiçbir menfaat yoktur ve olamaz.

İslamiyet, insanların sevişmelerini, yardımlaşmalarını, kardeşçe yaşamalarını, memleketleri imar etmeyi, insanları refaha kavuşturmayı emretmekte, Allahü Teâlâ’nın emirlerine saygı göstermeyi ve mahlûklara merhameti, toprağını, bayrağını sevmeyi, kanunlara itaat etmeyi, vergilerini vaktinde ve dürüst olarak ödemeyi istemektedir.

Nefsin temizlenmesini temin etmekte, kötü huyları, iyi huylardan ayırmaktadır. İyi huylu olmayı emredip, kötü huyları şiddetle yasak eder. Gayrimüslim vatandaşlar ve başka mezhepten olanlarla iyi geçinmeyi, her cihetten iffeti ve hayâyı emreder. Tam sıhhatli olmaya sevk eder. Tembelliği, boşa vakit geçirmeyi yasaklar. Ziraatı, ticareti ve sanatı, kesin olarak emreder. İlme, fenne, tekniğe, endüstriye, lâyık olduğu üzere ehemmiyet verir. İnsanların yardımlaşmasını, birbirlerine hizmet etmesini ehemmiyet ile istemektedir. Dini, vatanı, mezhebi ve inanışı başka olanların, canlarını, mallarını ve namuslarını korumaya cebredip, bunlara saldırmayı kesinlikle men eder. Herkese karşı bir hak ve sorumluluk gözetir. Dünya ve ahiret saadetini kendinde toplamıştır.” 

Bu yazıdan da kolayca anlaşılır ki İslamiyet zaten bütün iyilikleri ve güzellikleri bünyesinde barındırmaktadır. Hıristiyan Batı’nın geliştirdiği, kendileri ile her bakımdan uyumlu, istedikleri tarafa yönlendirebilecekleri, sınırlarını kendilerinin çizdiği yeni bir “İslam” ve yeni bir “Müslüman” modeline ihtiyaç yoktur.

Bu makale, 21 Kasım 2017 tarihli Yeni Çağrı Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

http://www.yenicagri.com/wp-content/uploads/2017/11/yeni-cagri-gazetesi-21-kasim-2017-sali-tarihli-gazete-sayfalari-6.jpg

HANEDAN SARAY DEĞİL MEZAR YERİ İSTİYOR

Hasbelkader yıllardan beri Osmanlı Hanedan Ailesi ile ilgiliyim. Yurt içinde ve yurt dışında yaşayan bütün Hanedan üye ve mensuplarının neredeyse tamamını şahsen tanırım. Bana düşen bir hizmet olduğunda elimden geldiğince yardımlarına koşarım. Bunu sadece “Evlada yapılan iyilik, babaya yapılmış sayılır.” düsturuna uyarak yapıyorum. Amacım hiçbir menfaat gözetmeden sadece onların padişah dedelerinin ruhunu şâd etmek. Onlar da bunu bildikleri için hepsi beni severler. Bu sevgi benim için çok önemli. Çünkü bu kutlu ailenin torunlarının hizmetinde bulunmanın, ahirette padişah dedelerinin şefaatine vesile olacağı umudunu taşıyorum.

Kapdân-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa diyor ki: "Dünyada iksir dedikleri padişah duasıdır. Her kim Âl-i Osman’dan dua alırsa, şüphesiz tuttuğu iş kolay gelir. Zira onlar bir ulu ocaktır. Kim onlara yan bakarsa onun başı aşağı olur". Padişahlar yoksa da torunları hayattadır. Onlara hizmet ederek, maddi, manevi ihtiyaçlarını görerek hayır dualarını almak, anne, baba duası almak gibi kıymetlidir. 50 sene vatana sokulmayarak büyük zulüm yapılmış bu ailenin yaşayan fertleri ile ilgilenmek, onların gönlünü almak için fırsat kollamak bu bakımdan büyük önem taşımaktadır.

GECE YARISI BİR MESAJ

8 Kasım 2017 Çarşamba günü, gece yarısından hemen sonra Osmanlı Hanedan Ailesi mensubu Yasemin Yeğen Hanımefendi’den bir mesaj aldım. Muhterem validesi Ülkü Hanımefendi kalp krizi geçirmiş. Beraber yaşadığı oğlu Osman Yeğen tarafından hemen ambulansla en yakın hastaneye kaldırılmış. Ancak doktorların çabaları netice vermemiş ve yarım saat içinde annelerini kaybetmişler. İlk şoku atlattıktan sonra ertesi gün başa çıkmaları gereken defin işleri konusunda akıllarına ilk ben gelmişim. Ne mutlu bana.

Merhume Ülkü Hanımefendi, Fatma Aliye Hanımsultan’ın oğlu Salih Zeki Yeğen Bey’in eşiydi. Fatma Aliye Hanımsultan da Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın en büyük kızı Zekiye Sultan’ın kızıydı. Zekiye Sultan, Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın vefat edinceye kadar yanından ayırmadığı, büyük asker Gazi Osman Paşa’nın oğullarından Ali Nureddin Paşa ile evliydi.

ZEKİYE SULTAN

Zekiye Sultan, 1872’de Dolmabahçe Sarayı’nda, Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın şehzadeliğinde doğdu. Bedrifelek Başkadınefendi’nin kızıdır. Bu kadınefendi Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın en büyük oğlu Şehzade Mehmed Selim Efendi ile Şehzade Ahmed Nuri Efendi’nin de annesidir. Zekiye Sultan 1889’da Gazi Osman Paşa’nın oğullarından Ali Nureddin Paşa ile evlendi. Düğün Yıldız Sarayı’nda yapıldı. Sultan evlenince Yıldız Sarayı’ndan Ortaköy’deki kendi sarayına geçti. 1924’te sürgüne gidinceye kadar 35 sene burada oturdu.

Sultan’ın zevci Damad Ali Nureddin Paşa ile oturdukları bu sarayı Sultan İkinci Abdülhamid Han yaptırmıştı. Hemen yanında bu sarayın ikizi Naime Sultan Sarayı vardı. Semih Mümtaz’ın kaleme aldığı Tarihimizde Hayal Olmuş Hakikatler  (İstanbul 1948) kitabında yazdığına göre bu sarayda sekseni kız ve kadın, otuzu erkek 110 hizmetkar ve görevli vardı. Her gece yatıya kalan yirmi kadar misafir olurdu. Sultan ihtiyaç sahiplerine ve yoksullara her ay binlerce altın dağıtırdı.

1924 SÜRGÜNÜ

Nihayet 3 Mart 1924 tarihinde “Hilâfetin ilgâ ve Hanedan-ı Osmanî’nin Türkiye Cumhuriyeti memaliki haricine çıkarılmasına dair 431 numaralı kanun” çıktığı günlere gelindi. Şehzadeler, sultan denilen padişah ve şehzade kızları, bu sultanların sultanzade denilen erkek ve hanımsultan denilen kız çocukları ve bütün bu kişilerden evli olanların zevç ve zevceleri ile birlikte kanunun saydığı kişi sayısı 156'ya ulaşıyordu. Kanun, daha 3-4 Mart gecesi Halife Abdülmecid Efendi ve ailesinden başlanarak uygulamaya kondu. Zekiye Sultan, zevci Damad Ali Nureddin Paşa, kızı Fatma Aliye Hanımsultan, sürgün listesinde olmamalarına rağmen annelerinden ayrılamayan torunları 3 yaşındaki Salih Zeki ile 11 yaşındaki ağabeyi Osman, 6-7 Mart gecesi 21.30’da Sirkeci’den kalkan trenle vatandan ayrıldılar. Fatma Aliye Hanımsultan’ın zevci, Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın kardeşi Tosun Ağa’nın soyundan geldikleri için Yeğenler denilen Kavalalı ailesinden Mehmed Muhsin Yeğen Paşa, geçim sıkıntısı sebebiyle Kahire’ye ailesinin yanına gitti.

Zekiye Sultan ailesi trenden Sofya’da indiler. Aynı yıl Viyana üzerinden Fransa’nın Nice şehrine geçtiler. Ancak elde avuçta bir şey kalmayınca 1932’de hayatın daha ucuz olduğu İspanya sınırına yakın Pau şehrine taşındılar. Zekiye Sultan 1952’de kadınlar için çıkan izne dahi yetişemeden 1950’de 78 yaşında bir otel odasında vefat etti. Bir İstanbul Ermenisi olan otel sahibi, Sultan ve eşi Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa’nın oğlu Ali Nureddin Paşa’dan vefatlarına kadar ücret almadı. Paşa da Sultan’dan 2 yıl sonra 85 yaşında vefat etti. Memlekete götürülür ümidiyle yıllarca bir kilisenin bodrumunda muhafaza edilen cenazelerinin daha sonra Pau’da nereye defnedildiği bilinmemektedir.

BÜTÜN AİLE YAHYA EFENDİ’DE

Zekiye Sultan’ın annesi Bedrifelek Başkadınefendi 1930’da vefat etmiş ve Yahya Efendi’ye defnedilmişti. Fatma Aliye Hanımsultan 1952’de şehzadeler dışındaki Hanedan üyelerine izin çıkınca yurda dönmüş ve 1972’de 81 yaşında vefat ederek o da Yahya Efendi’ye defnedildi. Zekiye Sultan’ın 1893’te 3 yaşında vefat eden diğer kızı Ulviye Şükriye Hanımsultan’ın kabri de Yahya Efendi Dergâhı haziresindedir. Fatma Aliye Hanımsultan'ın 1994’te vefat eden oğlu Salih Zeki Yeğen Yahya Efendi’de, küçükken vefat eden teyzesinin yanı başına defnedildi.

GÜNÜMÜZÜN GERÇEĞİNE DÖNELİM

Merhum Salih Zeki Yeğen’in, 23 sene dul olarak çocuklarıyla yaşadıktan sonra 8-9 Kasım 2017 gecesi vefat eden eşi Ülkü Yeğen Hanımefendi’nin 68 yaşında aniden ölmesinin acısı iki çocuğunun yüreğini dağlarken bir yandan da Yahya Efendi’ye nasıl defnedeceklerinin düşüncesi sarmıştı. Çünkü Yahya Efendi’ye defin için Bakanlar Kurulu kararı gerekiyordu. 9 Kasım günü merhumenin çocukları Yasemin Hanım ve Osman Bey Zincirlikuyu’daki Mezarlıklar Müdürlüğüne gittiklerinde tabiatıyla bu cevabı aldılar. Aklıma ilk olarak 1969-1977 yılları arasında Erzurum milletvekili olarak Meclis’te bulunmuş ve 1974’teki 50 yıllık sürgünü bitiren kanunun çıkmasında büyük gayreti olan Rasim Cinisli Ağabey geldi. Ancak onun bütün günü, arkadaşı TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ın sekreterine bıraktığı nota cevap vermesini beklemekle geçti. Üniversite yıllarından yurt arkadaşım Burhan Kuzu’yu aradım. Durumu anlattım. O da “Bu konuda benim bir tecrübem yok. Ama Rasim Abi İsmail Bey’i arayacaksa zaten bu iş olur.” dedi. Ondan bu cevabı alınca askerî yurttan arkadaşlarım Cevdet Erdöl ve Taner Yıldız’ı aramaktan da açıkçası vazgeçtim. Şehzade Orhan Osmanoğlu Kudüs’te olduğundan kardeşi Abdülhamid Kayıhan Osmanoğlu sağ olsun çok gayret sarf etti. Sonunda 9 Kasım gece yarısına doğru, merhumeyi Yahya Efendi’de eşinin kabrinin üzerine defnedebileceğimizi öğrenebildik. Hadisenin tazeliği sebebiyle annelerinin ölüm acısını gerçek olarak hissedemeyen iki kardeşin, bu haber karşısındaki sevinçlerini görünce içim burkuldu. Son zamanlarda “Hanedan sarayları istiyor!” diye dedikodu yapanlara sesleniyorum: Onlar saray değil, sadece ölmüşleri için mezar yeri istiyorlar!

BİR GARİP ÖLMÜŞ DİYELER

Defin yeri çok geç belli olunca tabii olarak cenaze namazının ertesi gün Cuma namazından sonra Yıldız Hamidiye Camii’nde kılınacağı da basına geç bildirilebildi. Cenaze namazına ne yazık ki devletten hiç kimse gelmemişti. Gazi Osman Paşa’nın ismini taşıyan üniversite ve belediyelerden kimse yoktu. Sultan Abdülhamid Han denince, Gazi Osman Paşa denince mangalda kül bırakmayanlar, ortada yoktular. Cenaze namazına iştirak eden üç saf cemaat de dağılınca defni 10-15 kişiyle gerçekleştirdik.

Burada şunu söylemek zorundayım. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hassas olduğu pek çok konuda olduğu gibi Osmanlı Hanedan Ailesi konusunda da diğer devlet kademelerinin aynı hassasiyeti göstermediğine bir defa daha şahit olduk. İsterseniz taze bir örnek daha vereyim. 2-4 Kasım 2017 tarihleri arasında Sultan Mehmed Reşad Han’ın doğumunun 173. yılı münasebetiyle Dolmabahçe Sarayı’nda düzenlenen “Sultan V. Mehmed Reşad ve Dönemi Uluslararası Sempozyumu”nda Padişah’ın torunları nereye oturtuldu biliyor musunuz? Ön sıraya değil, onun arkasına değil, ta altıncı sırada bir yere oturtuldular. Onlar da tabii, ayıp olmasın diye biraz oturdular, sonra da kalkıp gittiler. 

Hanedan ailesinin ölmüşlerinin defni konusuna dönersek, defin için Bakanlar Kurulu kararı gereken mahaller için her zaman Başbakan’a ve Cumhurbaşkanı’na ulaşmak mümkün olmayabileceğinden bu gibi durumlar için devlette bir başvuru noktası belirlenmeli ve Hanedan’ın yetkililerine bildirilmeli, 50 yıl sürgüne tabi tutularak mağdur edilmiş bu insanlar daha fazla mağdur edilip üzülmemeli diye düşünüyorum.

Bu makale, 14 Kasım 2017 tarihli Yeni Çağrı Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

http://www.yenicagri.com/wp-content/uploads/2017/11/yeni-cagri-gazetesi-14-kasim-2017-sali-tarihli-gazete-sayfalari-6.jpg

MÜFTÜLERİN NİKÂHI

İçişleri Bakanlığı’nca hazırlanan ve Bakanlar Kurulu’nca TBMM Başkanlığına gönderilmesi kararlaştırılan “Nüfus Hizmetleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” ile ilgili süreç geçtiğimiz Temmuz ayında başladı. “İstanbul iline bağlı ‘Eyüp’ ilçesinin adının ‘Eyüpsultan’ olarak değiştirilmesi” maddesinin de eklenmesiyle toplam 39 maddeden oluşan tasarıda pek çok yenilik bulunuyor. İşte onlardan bazıları:

·         Sağ olarak dünyaya gelen her çocuğun, doğumdan itibaren Türkiye’de otuz gün içinde nüfus müdürlüğüne, yurt dışında ise altmış gün içinde dış temsilciliğe bildirilmesi zorunludur.

·         Ölü doğan çocuklar aile kütüğüne yazılmaz. Bir doğumda birden fazla çocuk doğması halinde bunlar, doğuş sırasıyla yazılır.

·         Çocuğa konulan ad, üç adı geçmemek üzere ve kısaltma yapılmadan yazılır.

·         Haklı sebeplerin bulunması halinde aynı konuya ilişkin düzeltme yapılması hâkimden istenebilir. Ad değişikliği halinde, nüfus müdürlüğü bu kişinin çocuklarının baba veya ana adına ilişkin kaydı, soyadı değişikliğinde ise eşin ve ergin olmayan çocukların soyadını da ayrı bir davaya gerek kalmaksızın düzeltir.

·         Yazılı talepte bulunmak kaydıyla; boşandığı eşinin soyadını kullanmasına izin verilen kadının evlenmeden önceki soyadını veya eşinin soyadı ile birlikte önceki soyadını taşıyan kadının sadece eşinin soyadını kullanmak istemesi halinde, nüfus müdürlüğünce gerekli işlem yapılır.

·         Soyadı Kanununa aykırı soyadları ile yazım ve imla hatası veya düzeltme işareti kullanılmamasından kaynaklanan anlam değişiklikleri bulunan ad ve soyadları mahkeme kararı aranmaksızın il veya ilçe idare kurulunun vereceği kararla bir defaya mahsus olmak üzere değiştirilebilir.

Söz konusu kanun tasarısı, tartışmalı geçen toplantıların ardından geçtiğimiz hafta TBMM İçişleri Komisyonunda kabul edildi. Tasarı önümüzdeki günlerde Meclis Genel Kurulunda görüşüldükten sonra kabul edilip kanunlaşacak.

BİR BARDAK SUDA FIRTINA

Tasarının, bazılarını yukarıda yazdığım 39 maddesi arasında sadece bir tanesi kamuoyunda gündeme geldi. Daha doğrusu malum mahfillerce getirildi ve dedikodu mevzuu yapıldı. İşte o madde:

MADDE 6- 5490 sayılı Kanunun 22’nci maddesinin ikinci fıkrasına “dış temsilciliklere” ibaresinden sonra gelmek üzere “, il ve ilçe müftülüklerine” ibaresi eklenmiştir.

5490 sayılı Kanunun, evlendirme memurunun tanımının yapıldığı 22’nci maddesindeki ilgili ibareye de bir bakalım:

Evlendirme memuru; belediye bulunan yerlerde belediye başkanı veya bu işle görevlendireceği memur, köylerde muhtardır. Bakanlık, il nüfus ve vatandaşlık müdürlüklerine, nüfus müdürlüklerine ve dış temsilciliklere evlendirme memurluğu yetkisi ve görevi verebilir.

Bir bardak suda fırtına koparılan bu değişiklik aslında neydi? Yukarıda aktardığım maddelerinden açıkça anlaşıldığı üzere belediye başkanları veya görevlendireceği memurlar ile muhtarlar evlendirme memuru olarak tanımlanmış. Ayrıca İçişleri Bakanlığı il ve ilçe nüfus müdürlükleri ile dış temsilciliklere evlendirme memurluğu yetki ve görevini verebiliyor. Kanun değişikliği ile Bakanlığın evlendirme memurluğu yetki ve görevi verebileceği makamlara il ve ilçe müftüleri de eklenmiş oluyor.

Ne var bunda diyecek olursanız, bize göre de yok. Gel gör ki din denilince özellikle de İslam denilince tüyleri diken diken olan bazı odaklar işi dallandırıp budaklandırmakta ve konuyu olmadık mecralara sürüklemektedir. Mesela İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi ve İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği yaptıkları basın açıklamasında, bu değişiklikle “Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik niteliğini koruma amacını güden, Anayasa’nın 174. maddesi ile korunan 8 adet Devrim Yasası içinde yer alan ‘Evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medeni nikâh esası’ ihlal edilerek anayasal suç işlendiği” iddia edilmektedir.

NİKÂH YİNE EVLENDİRME MEMURUNUN ÖNÜNDE

Hâlbuki hâlihazırda belediye ve köy evlendirme memurlukları, nüfus müdürlükleri ve dış temsilciliklerimizde nikâh işlemi gerçekleştirilebiliyor. Bu tasarıyla İçişleri Bakanlığı, sayılanlara ilave olarak il ve ilçe müftülüklerine de evlendirme memurluğu yetki ve görevini verebiliyor. Yani her hâlükârda evlenme akdi “evlendirme memuru” önünde yapılıyor. Ancak müftülerin de Medeni Kanun’da ve Evlendirme Yönetmeliği’nde belirtildiği şekil ve usulde aynı metni, terimleri kullanacakları ve aynı kütüğü imzalatacakları, hatta nikâh kıyacak memurun giydiği cübbeye varıncaya kadar mevcut durumla aynı olacak şekilde nikâh kıyacakları belirtiliyor.

Buraya kadar yazılanlara bakıldığında endişe edilecek bir durum var mı? Elbette yok. Akıl ve mantık sınırları içinde yok tabii. Peki nedir bu “tencere, tava, hep aynı hava”nın sebebi? Burada anahtar kelime “müftü”, yani İslam diniyle ilgili bir görevli. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dediği gibi “Nikâhı müftü değil de mesela tapu müdürü, mal müdürü, orman şefi, veteriner, hastane müdürü veya başka herhangi bir kamu görevlisi kıyacak olsa, inanın bana bunların hiçbir itirazı olmazdı.” Yani mevcut duruma göre köyde muhtar emminin kıymasına karşı çıkmayacaksın, ama üniversite mezunu müftü kıyınca itiraz edeceksin. Tabii konu o değil. Hani laik Batı’yı örnek alıyorduk her konuda. Hemen her filmde göstere göstere oralarda papazların kıydığı nikâhların ritüelini bütün ayrıntılarıyla öğretmediler mi bizlere yıllardan beri? Batı’daki bu uygulamalara müsamaha göstereceksin, ama bizde nikâhı müftü kıydığında ateş püsküreceksin. Bu tepki, sayıları çok az bir kesimin İslam dinine duyduğu kin, nefret ve husumetin, laiklik elden gidiyor teraneleriyle kılıflanarak ortaya dökülmesinden başka bir şey değildir.

BİR TAŞLA İKİ KUŞ

Aslında milletimizin kahir ekseriyetinin resmî nikâhtan önce veya sonra dinî nikâh da kıydırdıkları inkâr edilemeyecek bir gerçektir. Burada malum odakların endişe duydukları şey, insanımızın resmî nikâh kıydırmak için bir müftülüğü seçmesi durumunda, hemen yan odada dinî nikâh işlemini de yaptırıverecek olmasıdır. Yani nikahını müftünün kıymasını isteyenler aynı zamanda dinî kurallara uygun bir nikah töreni hizmetini de beraberinde alacaklar. Resmî nikâhını yaptırıp kanunen evli olan insanların daha sonra ne yaptırdıklarına kim karışabilir? Böylece insanımız, müftünün yanı sıra bol miktarda din görevlisinin bulunduğu aynı mekânda dinî nikâhını da kıydıracak ve bir milletin temeli olan aile müessesesini, dinî gerekleri de yerine getirmiş olmanın verdiği iç rahatlığıyla kuracaktır. 

Burada esas olan evlenme akdinin kayıt altına alınmış olmasıdır. Evlenen tarafların ve doğacak çocukların haklarını teminat altına alınması için bu zaruridir. Yeni uygulama ile insanımıza bir kolaylık sunulmakta, sadece dinî nikâh yaptırıp resmî nikâh yaptırmayanların sayısının, yani kayıt dışı evliliklerin sıfıra indirilmesi amaçlanmaktadır. Dolayısıyla bütün sivil toplum kuruluşlarının desteklemesi gereken bir değişikliktir. Ayrıca isteyen yine eskisi gibi nikâhını belediyelerde kıydırabilecektir. Şimdiden milletimize hayırlı olsun.

 Bu makale, 17 Ekim 2017 tarihli Yeni Çağrı Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

http://www.yenicagri.com/wp-content/uploads/2017/10/yeni-cagri-gazetesi-17-ekim-2017-sali-tarihli-gazete-sayfalari-6.jpg

OSMANLI ARŞİVİ

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi, Türkiye’nin olduğu kadar Orta Doğu, Balkanlar, Kafkaslar ve Kuzey Afrika’daki Osmanlı coğrafyasında kurulmuş olan kırk civarında bağımsız devletin de arşividir. Osmanlı Arşivi 2013 yılından beri İstanbul’un Kağıthane ilçesi, İmrahor Caddesi, Sadabad Mevkii’ndeki yeni tesislerinde hizmet vermektedir. Osmanlı tarihi araştırmaları bakımından dünyanın en zengin arşivi olma özelliği taşımakta, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan 1922 yılına kadar olan dönemini kapsamaktadır.

Arşivin, bir milletin tarih ve kültür hazinesi olduğunu idrak eden ecdadımız, kurduğu arşiv teşkilatına "Hazine-i Evrak" adını vermiştir. Bu paha biçilmez hazineden günümüze ulaşan belge ve defter serilerinin sayısı, sadece İstanbul’daki Osmanlı Arşivi'nde 150 milyon civarındadır. Osmanlı bakiyesi topraklarda yer alan ülkelerdeki belge ve defterlerle birlikte aslında çok daha büyük olan Osmanlı Arşivi’nin büyükçe bir bölümü bu ülkelerden Avrupa’ya kaçırıldı veya yok edildi. Mesela Cezayir’deki 600 bin belge Fransa’ya götürüldü. Bosna-Hersek’te mevcut 300 bin belge ve 50 bin yazma kitap 1992 yılındaki Sırp bombardımanında yok oldu.

OKKASI ÜÇ KURUŞTAN SATILDI

Cumhuriyet’in kuruluşundan sonraki yıllarda, ilgisizlik ve bakımsızlık nedeniyle sağlıksız depolarda tahrip olan belgelerin yanı sıra 1931 yılında dört yüze yakın sandık ve balya dolusu belge okkası üç kuruştan Bulgaristan’daki bir kâğıt fabrikasına satıldı. Şükür ki zamanın Bulgar hükûmeti fabrikaya ulaşmadan arşiv belgelerine Sofya Tren İstasyonu’nda el koydu ve bu suretle belgeler hamur olmaktan kurtarıldı. Bulgaristan Milli Kütüphanesi böylece, İstanbul Defterdarlığı Maliye Arşivi’nden satın aldığı askerî, mali, siyasi, hukuki, edebi, denizcilik ve bilim tarihi ile ilgili 40-50 ton değerli belgenin kütüphaneye gelmesiyle Nadir Eserler Departmanı’nı oluşturdu. Bu departmanda Osmanlı Devleti’ne ait 350 bin gömlek içerisinde bir milyon arşiv belgesinin yanı sıra 191 adet kadı sicili, 720 maliye ve 405 tımar ve zeamet defteri bulunmaktadır.

MÜHİMME DEFTERLERİ

Osmanlı Arşivi’nde bulunan ve Osmanlı tarihinin en önemli kaynaklarından biri Mühimme Defterleridir. Divan-ı Hümayûn toplantılarında müzâkere edilen dâhilî ve haricî meselelere ait siyasî, askerî, içtimaî ve iktisadî önemli kararların kaydedildiği defterlere "Mühimme Defterleri" adı verilmiştir. Osmanlı Arşivi'nde 961-1333 (1553-1915) tarihleri arasında tutulmuş 376 adet mühimme defteri ile fasiküllerden oluşan 44 adet mühimme defteri parçası mevcuttur.

XVI. yüzyılın ortalarından XX. yüzyılın ilk yıllarına ulaşan bir dönem içinde, küçük zaman bölümleri hariç ortalama 350 yıllık zaman dilimi itibarıyla, hiçbir doğu ve batı devletinde bulunmayan kültür ve tarih zenginliğini ihtiva eden mühimme defterleri, Osmanlı Arşivi defter serileri içinde şüphesiz önemli yer tutar. Ana konularını; devleti ilgilendiren siyasî, iktisadî, kültürel, sosyal ve harp tarihine dair üst düzey kararlar teşkil eder.

Mühimme defterleri; hükümlerinin tutulduğu divanlar bakımından dört ayrı grupta değerlendirebilir:

1- Padişahın payitahtta bulunduğu sırada, Sadrazam başkanlığındaki divan toplantısından çıkan emirlerin kaydolunduğu mühimme defterleri.

2- Rikâb Mühimmesi: Sadrazamın sefer veya başka bir sebeple payitahttan ayrılırken yerine vekil olarak bıraktığı Rikâb kaymakamı veya Sadaret kaymakamı denilen görevli başkanlığında toplanan Divan'da alınan kararların yazıldığı defterler.

3- Ordu Mühimmesi: Ordu ile birlikte sefere çıkan sadrazamın sefer sırasında akdettiği Divan toplantılarında alınan kararların yazıldığı defterler.

4- Kaymakamlık Mühimmesi: Padişah ve sadrazamın aynı anda Dersaadet'ten ayrıldığında, devlet işlerini tedvir etmek üzere tayin edilen Sadaret kaymakamının müstakil olarak akdettiği divanlarda alınan önemli kararların yazıldığı defterler.

Mühimme defterlerindeki kayıtlar, mahalline -muhatap makama- gönderilen berat ve fermanların suretleri hüviyetindedir. Sadrazamın başkanlığında; kubbe vezirleri, Anadolu ve Rumeli kazaskerleri, defterdar ve nişancının katıldığı Divan toplantılarında alınan kararlar, padişah tasdikinden geçtikten sonra kronolojik sıra içinde defterlere kaydedilmiştir.

Defterlerde kayıtlı hükümler, Divan‑ı Hümayûn kararı gereğince ferman şeklinde düzenlenerek ilgililere gönderilen emirlerin suretleridir. Bu suretlerin diğer kayıtlarını veya asıllarını ilgili devlet, beylerbeyilik ve şer‘î sicil arşivlerinde bulmak mümkündür.

DEVLETİN HAFIZASI

Mühimme defterlerinin yukarıda ifade edilen şeklî özellikleri yanında, muhteva bakımından önem ve değerlerini de aşağıdaki başlıklarda toplamak mümkündür:

1- Mühimme defterleri, Osmanlı Devleti'nin merkez ve taşra teşkilatındaki idarî ve askerî organların yapısı, karşılıklı münasebetleri, çalışma tarzları, fonksiyonları hakkında önemli kaynaktır. Müesseselerin organizasyon ve işleyişi, hukukî prosedür hükümlerinin tetkikiyle anlaşılabilir.

2- Komşu ülkeler ile Avrupa, Kuzey Afrika, Orta Doğu, Arabistan Yarımadası, Kafkaslar ve Rusya tarihleri açısından önemli bilgiler ihtiva ederler.

3- Osmanlı Devleti'nin, gayr‑i müslim tebaası ile olan münasebetleri, azınlıklar hukuku, halkın sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarının temini hususlarındaki yönetim politikası, ibadet ve ayin serbestiyeti, mabetlerin inşası gibi konular mühimme defterlerinde çokça görülür.

4- Hac organizasyonu, surre alayları ve mukaddes beldelere götürülen hizmetler, konu olarak ayrı bir yer tutar.

5- Osmanlı kültür ve sanat faaliyetleri cümlesinden, imar ve iskân siyaseti, çevre ve belediye hizmetleri, sağlık ve eğitim işleri, geniş vakıf idarelerinin problemleri ve teftişleri bakımından da zengin malzeme ihtiva ederler. 

6- Sayıları hayli fazla olan ve Ordu Divanı'nca tutulan mühimme defterleri, askerî tarih, harp tarihi ve lojistik hizmetler tarihi yönünden de birinci elden kaynaktırlar.

 Bu makale, 24 Ekim 2017 tarihli Yeni Çağrı Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

http://www.yenicagri.com/wp-content/uploads/2017/10/yeni-cagri-gazetesi-24-ekim-2017-sali-tarihli-gazete-sayfalari-6.jpg

KAPI ÇALANA AÇILIR

Abdülmecid Efendi Köşkü bu günlerde, İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından iki yılda bir düzenlenen ve sponsorluğunu Koç Topluluğu’nun yaptığı sanat etkinliği İstanbul Bienali kapsamında bir sergiye ev sahipliği yapıyor. 28 Eylül’de açılan ve “Kapı Çalana Açılır” ismi verilen sergide, Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Ömer Koç Koleksiyonu’ndan seçilen, Türkiye’den ve dünyadan 24 sanatçının, resimden fotoğrafa, heykelden yerleştirmeye çok farklı teknikler ve malzemelerle üretilmiş 30 eseri sergileniyor.

MATTA 7:8, LUKA 11:10

Sergi ismini, Matta İncili 7. babının 8. ve Luka İncili 11. babının 10. “Çünkü her dileyen alır, arayan bulur, kapı çalana açılır.ayetinden alıyor. Tabiatıyla son İslam halifesinin ikametgâhında açılan bir sergiye neden bir İncil ayetinin ismini vermişler diye merak ettik. Serginin küratörleri Melih Fereli ve Károly Aliotti. Melih Fereli, 2007’den beri Vehbi Koç Vakfı’nın (VKV) kültür-sanat danışmanı. Károly Aliotti Macar asıllı bir İstanbullu ve Ömer Koç’un kişisel sanat koleksiyonunun yöneticisi. İngiltere kraliçesi olmasının yanı sıra İngiltere Kilisesi’nin de başkanı (The Supreme Governor of the Church of England) olan II. Elizabeth, Türkiye-İngiltere kültürel ilişkilerine katkılarından dolayı Melih Fereli’yi Britanya İmparatorluğu Nişanı (O.B.E.: Officer of the Order of the British Empire) ile ödüllendirmiş. Bu durumda Fereli’ye Kraliçe’den bir ödül daha gelmesi ihtimali hiç de uzak değil.

HANEDAN’IN TEPKİSİ

Sergi açık kaldığı bir ay boyunca pek de fazla dikkat çekmezken 20 Ekim’de, Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın dördüncü kuşaktan torunu Şehzade Abdülhamid Kayıhan Osmanoğlu ve 21 Ekim’de de yeğeni Nilhan Osmanoğlu’nun sosyal medyadaki paylaşımlarından sonra birdenbire gündeme oturdu. Şehzade ve Sultan’ın şikâyetleri, dedelerinin satın alarak son halife Abdülmecid Efendi’ye hediye ettiği ve bütün odalarının duvarlarında Kur’ân-ı Kerîm’den ayet-i kerimelerin ve hadis-i şeriflerin yer aldığı bu tarihî mekânda, anadan üryan resim ve heykellerin sergilenmesinin uygun olmadığı yönünde idi. Her ikisi de sanata ve sanatçıya kesinlikle karşı olmadıklarını, sadece böyle bir sergi için bu mekânın seçilmesinden rahatsız olduklarını söylediler. Ancak konu yazılı ve görüntülü medyada da yer alınca iş büyüdü ve bir grup kendini bilmez, gürültü patırtı yaparak sergi mekânında olay çıkardılar.

KARŞILIKLI AÇIKLAMALAR

Koç Holding bunun üzerine bir açıklama yaptı ve serginin yapıldığı köşkün ibadethane veya kutsal ziyaret mekânı olarak hiç kullanılmadığını, bu tür tarihi mekânların dünyanın dört bir yanında sergilere ev sahipliği yapmasının âdetten olduğunu belirtti. Açıklamada bu köşkün kendilerine ait özel bir mülk olduğu da ifade edildi.

Konuyla ilgili rahatsızlığını ifade eden bu Şehzade ve Sultan’ın neden rahatsız olduklarını anlamaya çalışmak yerine, onlara saldırmak için bahane arayan bir takım köşe yazarları da mal bulmuş mağribî gibi kalemlerine sarıldılar. “Senin Abdülmecid Efendin nü tablolar yapardı yavrum…” kabilinden yakışıksız başlıklar attılar. Abdülmecid Efendi’nin 300 kadar tablosundan, 31 yaşında bir şehzadeyken yaptığı tek bir tabloyu öne sürerek akıllarınca üste çıkmak istediler. Nilhan Sultan da bunun üzerine haber ajansları kanalıyla bir açıklama yayınladı.

PADİŞAH HEDİYESİ KÖŞK

Bağlarbaşı ile Beylerbeyi arasındaki bu muhteşem köşkü Abdülmecid Efendi’ye, amcazadesi Sultan İkinci Abdülhamid Han 1905’te satın alarak hediye etti. Abdülmecid Efendi o zamana kadar Ortaköy’de kendisine tahsis edilen Fer’iye Saraylarından birinde oturuyordu. 1908’de köşke taşınarak 1922’ye kadar ikamet etti. 1922’den 1924’e kadar da Dolmabahçe Sarayı’nın Veliaht Dairesi’nde kaldı.

Son dönem Osmanlı mimarisinin ihtişamlı bir örneği olan Abdülmecid Efendi Köşkü, 1880-1895 tarihleri arasında Hıdiv İsmail Paşa tarafından av köşkü olarak yaptırılmıştır. Mimarı kesin olarak bilinmemektedir. Bazı kaynaklarda mimarının, İstanbullu Fransız bir ailenin çocuğu olan Alexandre Vallaury (1850 - 1921) olduğu yazılıdır. Bir katı yaklaşık 600 m² büyüklükte olan köşk üç katlıdır. Büyük bir koruluğun içinde yer alan bugünkü yapı Selamlık binasıdır. Köşkün harem binaları ve müştemilât yapıları yok olmuştur. Çini ve hat sanatının en güzel örneklerini barındıran köşkün mimarisine Osmanlı ve Mısır üslubu hâkimdir.

1924 yılında halifeliğin kaldırılmasının ardından İstanbul Defterdarlığı’na geçen köşk, 1980’li yıllarda Yapı Kredi Bankası’nın kurucusu Kâzım Taşkent tarafından satın alınmış ve daha sonra banka ile birlikte Koç Topluluğu’na devrolunmuştur. Elli yıla yakın süreyle boş kalan Abdülmecid Efendi Köşkü, 1987-1988 yıllarında kısmen restore edilmiştir.

GELİN KÖŞKÜ DOLAŞALIM

Sergide ziyaret edilen eserlerin sanat açısından değerlendirmesini erbabına bırakıyorum. Ancak şu söyleyeceğime de herkes saygı göstersin. Bu da benim görüşüm: Sergilenen eserler, köşkün güzelliği yanında sönük kalmış. Ziyaretçiler gözlerinin pasını, o eserlerden çok köşkün o harikulade güzelliklerini seyrederek siliyorlar. Şimdi gelin biraz da köşkü dolaşalım. Duvarlardaki muhteşem çini işçiliğinden ve son derece zarif tavan süslemelerinden gözümüzü bir an alarak duvarlardaki yazılara yoğunlaşalım.

Ayrı bir mimari değeri olan avlu kapısının üzerinde yer alan çini kitabede kûfî yazı ile “Lâ gâlibe illallah: Allah’tan başka galip yoktur." ibaresi görülür. Köşkün asıl giriş kapısının üzerinde de mavi zemin üstüne kûfi yazı ile Nahl suresi 90. ayet-i kerimesindeki " İnnallâhe ye’muru bi’l-adli ve’l-ihsâni ve îtâi zi’l-kurbâ: Muhakkak ki Allah adaleti, iyilik yapmayı ve akrabaya bakmağı emreder." yazılıdır.

Zemin kattaki bir odanın sağ köşesinde çini bir pano üzerinde mermer bir çeşme, sol köşesinde ise çinili bir ocak bulunur. Ocağın çini kaplı koruyucusunun üstünde iki kitabe halinde, "Allâhümme ecirnâ mine’n-nâr ve edhılne’l-cennete me’a’l-ebrâr: Allah'ım bizi cehennem ateşinden koru ve iyilerle beraber cennete dahil eyle." duası yer alır ki hadis-i şerif ile bildirilmiştir. Sol köşedeki çeşmenin üstünde yer alan kitabede ise Enbiyâ suresi 30. ayet-i kerimesindeki "ve ce’alnâ mine’l-mâi külle şey'in hayyin: Bütün canlıları sudan yarattık." ifadesi vardır.

Köşkün duvarlarında “Seyyidü’l-kavmi hâdimühüm: Bir kavmin efendisi ona hizmet edendir.” gibi hadîs-i şerifler, “Çok tel kırılır (sîne-i kânûn-ı cihânda), nâehline mızrâb-ı tasarruf verilince: Ehil olmayan kimseye yetki mızrabı verilirse, dünya kanununun gövdesinde çok tel kırılır.” gibi manzumeler görülür. İkinci kattaki salonun kapılarının üzerinde Kanunî’nin meşhur gazelinden bir beyit ve Nâbî’nin ona yaptığı tahmisinden diğer bir beyit yer alır:

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi

Câme-i sıhhat Hudâ’dan halka bir nimet gibi

Bir libâs-ı fâhir olmaz cisme ol kisbet gibi."

“Halk arasında devlet gibi itibarlı bir nesne yoktur. Halbuki cihanda bir nefes sıhhat gibi devlet olmaz. Sıhhat gömleği Allah’ın insanlara bir nimetidir. Beden için o elbiseden daha değerli bir kıyafet olmaz.” manasına gelen bu beyitlerin hattatının merhum Hamid Aytaç (1891-1982) olduğunu da belirtelim.

Yazımızı, merhum Abdülmecid Efendi’nin böyle muhteşem bir köşkte yaşarken zaman zaman bakıp okuyarak nefsine terbiye vermek için köşkteki bir salon kapısının üzerine yazdırdığı, “Allah, ikbal sahiplerine ait köşklerin duvarını, bazen, uçup oynayan küçük bir serçenin yuvasını korumak için yıkmadan tutar.” manasındaki şu beyit ile bitirelim:

Hudâ (dîvâr-ı) devlethâne-i erbâb-ı ikbâli 

Gehî bir lâne-i güncişk-i bî-ârâm için saklar

 

Bu makale, 31 Ekim 2017 tarihli Yeni Çağrı Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

http://www.yenicagri.com/wp-content/uploads/2017/10/yeni-cagri-gazetesi-31-ekim-2017-sali-tarihli-gazete-sayfalari-6.jpg

Tuesday the 21st. Telif Hakkı © 2012 http://www.ibrahimpazan.com Her hakkı saklıdır.
Copyright 2012

©