Makaleler

BATI’NIN İFLAH OLMAZ İKİYÜZLÜLÜĞÜ (16.4.2019 Yeni Çağrı)

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu 13 Nisan 2019 günü, Antalya NATO Parlamenter Asamblesi 99'uncu Rose-Roth Semineri ve Akdeniz-Orta Doğu Özel Grubu Ortak Toplantısı'nda katılımcıların sorularını cevapladı. Fransız parlamenter Sonia Krimi’nin, TBMM Başkanı Mustafa Şentop'un yaptığı konuşmada Fransa ve İtalya'nın 1915 olaylarına ilişkin kararlarını eleştiren sözlerini ima ederek “Fransa’nın sözde Ermeni soykırımını tanımasına yönelik eleştiriler karşısında şok oldum. Bu, ülkenizde 1915’te olandan daha şok edici bir şey miydi?” sözlerine Çavuşoğlu sert bir cevap verdi.

Gerginleşen hava üzerine Sonia Krimi, Fransız senatör arkadaşı Joëlle Garriaud-Maylam ile birlikte salonu terk etti. Cezayir doğumlu senatör daha sonra Twitter hesabından, “Hem TBMM Başkanı Mustafa Şentop hem de Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu'nun NATO parlamenter semineri açılışında onurdan uzak ve diplomatik olmayan ifadelerle Fransa'yı aşağılaması çok kötü. Biz de arkadaşım Sonia Krimi ile birlikte bu durumu protesto etmek için toplantıyı terk ettik.” şeklinde bir paylaşımda bulundu. Tunus doğumlu parlamenter Sonia Krimi’nin, sosyal medya üzerinden yaptığı canlı yayınla “Salonu diğer bütün Fransız delegeleriyle birlikte terk ettim. Yani kaçmadım. Beni tanıyanlar bilir ki asla kaçmam. Eğer bakan birebir görüşmek ve tartışmak isterse ben buradayım.” demesi yaşananlara epeyce bozulduğunu gösteriyor.

FRANSA KENDİNE BAKSIN

Peki Mevlüt Çavuşoğlu Fransız vekilin kinayeli sözlerine toplantıda nasıl cevap vermişti, ona bir bakalım:

“Sorularınız için ve görüşleriniz için çok teşekkür ediyorum. Sonia Hanım’ın şok olmasını anlayabiliyorum. Çünkü Sonia Hanım’ın ülkesi ve Fransa gibi ülkeler bir şeye alışmıştır. Hep patronluk taslayacaklar, hep başka ülkeleri eleştirecekler, aşağılayacaklar ve istedikleri kararı istediği gibi verecekler. Dolayısıyla Türkiye tarafından veya başka bir ülke tarafından eleştiri geldiği zaman da şok olacaklar. Şimdi uluslararası hukuk konusunda Türkiye’ye ders vermeye çalışıyorsunuz. Hukukun üstünlüğü konusunda Türkiye’ye ders vermeye çalışıyorsunuz. Ama Fransa’nın, Macron’un aldığı karar, Fransa Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarıyla çelişmiyor mu, çelişiyor. Tarihteki, geçmişteki bir olayın soykırım olup olmadığını değerlendirmek siyasetçilerin görevi midir? Birleşmiş Milletler’in kararını okudunuz mu? Orada bir tarihî olayın soykırım olup olmadığının kriterleri açıkça verilmiştir. Siz siyasetçiler tarihle ilgili yargılamayı, karar vermeyi kendinizde hak olarak görüyorsunuz. Görüş başkadır, karar vermek başkadır. Peki hangi kıt bilgiyle tarih konusunda bu kadar kesin ve net karar veriyorsunuz? Bu bilgi eksikliği olduğu hâlde karar vermenin tek sebebi vardır, o da popülizmdir. Maalesef sizin başkanınız da popülizme yenilmiştir.

Ayrıca soykırım ve tarih konusunda Türkiye’ye ders verebilecek en son ülke Fransa’dır. Çünkü Ruanda’da olanları unutmadık, Cezayir’de olanları unutmadık. Fransa önce kendi karanlık tarihine baksın, Türkiye’ye ders vermeye kalkmasın. Sizler böyle tepeden bakmaya devam edin, biz de size bu şekilde haddinizi bildirmeye devam edeceğiz. Artık eski Türkiye yok, hak ettiğiniz cevabı da her zaman alacaksınız. Siz kendinizi üstün görmeye devam edin, ama bu muameleyi kabul etmeyen, doğruları söyleyen bir Türkiye var.”

CEZAYİR’DE SOYKIRIM

Yıllarca Fransa’nın sömürgesi olarak yaşayan Cezayir halkı Fransa'nın Hitler’in Nazi Almanyasının işgalinden kurtulması için gençlerini savaşa gönderdi. Bunun karşılığında da kendi özgürlüklerini talep etmişlerdi. Başlangıçta anlaşmayı kabul eden Fransa, Cezayirli askerlerin desteğiyle Almanya'yı yendi ve 8 Mayıs 1945’te işgalden kurtuldu. Fransa’nın sözünü tutacağını sanan Cezayir halkı özgürlüklerini kutlamak için sokaklara döküldü. Ancak Fransa verdiği sözü tutmadı. Yürüyüşe katılan halkın üzerine işgalci Fransız askerleri tarafından ateş açıldı. Katliam günlerce sürdü. Masum insanlar, evlerinden alınarak kurşuna dizildi. Köyler ve kasabalar bombalarla yerle bir edildi. 45 bin Cezayirli, Fransız askerlerinin kurşunlarıyla can verdi. Cesetler günlerce sokaklarda kaldı.

Katledilen on binlerce Cezayirlinin bir kısmı şehir dışında açılan dev çukurlara gömüldü. Bir kısmı da kamyonlara doldurularak kireç fırınlarında yakılmaya götürüldü. Tarih sayfalarına bir utanç numunesi olarak geçen bu katliam, Fransa tarafından görmezden gelinmekte, bu konuda dünya kamuoyuna ölü taklidi yapılmaktadır. Cezayir hükûmeti, katliam konusunda Fransa’dan defalarca özür talebinde bulunmasına rağmen, Fransa bu ayıbı bugüne kadar kabullenmedi.

Cezayirli akademisyenlerin araştırmalarına göre Fransa, Cezayir'in bağımsızlığını ilan ettiği 5 Temmuz 1962 tarihine kadar 132 yıl süren işgali sırasında 1 milyondan fazla Cezayirliyi öldürmüştür.

RUANDA’DA NE OLMUŞTU?

Karşıdan parlak görülen, ancak Doğu insanının sömürülen zenginlikleriyle ve bu sömürüye direnenlerin kanlarıyla yükselmiş medeniyetlerinin arkasında sefa süren Batılılar, bu ahlaksızlıklarına son verdiler mi peki? Tabi ki hayır. İşte yakın tarihten bir örnek daha. Başrolde gene Fransa.

Bu defa soykırım suçunun işlendiği yer, Afrika’nın tam ortasında küçük bir ülke, Ruanda. Görünüşte aşırı uç mensubu Hutular tarafından gerçekleştirilen ve 1994’te 100 gün süren katliamda 800 binden fazla Tutsi ve ılımlı Hutu hayatını kaybediyor. Ama arka planda Hutulara destek veren ve kendilerini korumak isteyen Tutsilerin önünü kesen Fransızlar var.

Bunların nazarında kendilerinden başkasının hayatı o kadar önemsiz ki… Kendini beğenmişlik ve yüzsüzlükte sınır tanımayan bu zalimler, bunu uluorta itiraf da ediyorlar. Nitekim Fransa eski Cumhurbaşkanı François Mitterrand, Le Figaro’ya 1998'de verdiği mülakatta, “O ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil.” diyebiliyor.

İnsan hakları ve demokrasi konusunda bize akıl vermeye kalkanların şu çifte standardına bakınız ki Ruanda soykırımı hakkında çalışmalar yapan bir araştırmacı 2017 yılında, soykırım dönemine ilişkin cumhurbaşkanlığı arşivlerine erişim talep ediyor. Ancak Fransa Anayasa Mahkemesi bu talebi reddediyor. Demek ki ortaya çıkmasından çekindikleri bazı kirli gerçekler var.

ALMAN GAZETECİNİN İTİRAFI

Önceki yazılarımdan birinde de ifade ettiğim gibi devletlerin yönetiminde bulunan görünür veya görünmez zinde güçlerin takip ettikleri siyasetle bu ülkelerin alelade insanlarının çoğu zaman hiç alakası yoktur. Bütün ülkelerde halkın kahir ekseriyeti, ailesinin geçimini sağlamak üzere kendi mütevazı işleriyle meşguldür. Baştakilerin derin ilişkileri, karışık hesapları ve çapraşık politikaları konusunda derinlemesine bilgi sahibi değildirler. Kendi hükûmetlerinin düşman saydığı devletlerin insanlarıyla aralarında herhangi bir şahsî mesele bulunmadığı için bir buhran durumunda çok daha objektif davranabilirler. Dolayısıyla bütün Amerikalıları, Fransızları, İngilizleri, Almanları veya Rusları toptan aynı kategoride değerlendiremeyiz. Aralarında insaf ve izan sahibi olanlar her zaman vardır. Yazımı, şu anda 79 yaşına ulaşmış, serdettiği fikirlerini özümsemiş, insaf sahibi bir Alman’ın sözleriyle bitiriyorum.

Alman vatandaşı Jürgen Todenhöfer siyasetçi, gazeteci ve yazar. Abdül ve Tanaya İçin Kim Ağlıyor?, Neden Öldürüyorsun Zeyd?, Terörün Kalbine Yolculuğum-İslam Devletinde (DEAŞ) On Gün, Öldürmemelisin-Benim Barış Hayalim, Öcü İslam-Nefrete Karşı Tezler, Büyük İkiyüzlülük-Siyaset ve Medyanın Değerlerimize İhaneti kitaplarından bazıları. 2017 yılında Alman ZDF kanalında katıldığı bir programda, kendi dindaşları hakkında söylediği itiraf gibi sözlerini sanırım hatırlarsınız. Yeni Zelanda’daki terör olayından sonra bu video sosyal medyada tekrar paylaşıldı ve kısa süre içerisinde en çok izlenen videolar arasına girdi. Sözünü ettiğim konuşmanın kaydını internetten siz de bulup izleyebilirsiniz. Yazdığı çok sayıda kitabında da tekrarladığı fikirlerini bu programda şöyle ifade ediyordu Todenhöfer:

“Biz kendimizi bir yalan içine yerleştirmişiz. Bu yalan şu: İyi olan, asil olan, yardımsever olan bizleriz. Gerçek bu değil. İnanıyorum ki biz Batılılar, dünyayı fikirlerimizin, değerlerimizin ve dinimizin mükemmelliğiyle fethetmedik. Yalnızca ve yalnızca başkalarından daha acımasızca zor kullandık. 

Daha ciddi olmam gerekirse, Haçlı Seferlerinde 4 milyon kişiyi öldürenler Müslümanlar değildi. Dünyayı sömürgeleştirirken 50 milyon insanın ölümüne sebep olanlar Müslümanlar değildi. I. ve II. Dünya Savaşı’nda 70 milyon insanın ölümüne sebep olanlar Müslümanlar değildi. 6 milyon Yahudi'nin ölümüne sebep olanlar da Müslümanlar değildi. Aksine bütün bunlar Batı dünyasının zorbalıklarıydı. Bunu bu şekilde idrak etmemiz lazım.”

 Bu makale, 16 Nisan 2019 tarihli Yeni Çağrı Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

https://www.yenicagri.com/wp-content/uploads/2019/04/yeni-cagri-gazetesi-16-nisan-2019-sali-tarihli-gazete-sayfalari-5.jpg

 


YENİ ZELANDA TERÖRİSTİNİN ŞİFRELERİ (1) (29.3.2019 Önce Vatan)

 15 Mart 2019 Cuma günü, esas olarak Büyük Okyanus’un ortasındaki iki büyük adadan meydana gelen, Türkiye’nin üçte biri büyüklüğündeki Yeni Zelanda’da büyük bir Müslüman katliamı yaşandı. 28 yaşındaki İskoç asıllı Avustralya vatandaşı Brenton Harrison Tarrant adında bir terörist, iki büyük adadan güneyde olanında yer alan ve “İsa Kilisesi” manasına gelen Christchurch sahil şehrindeki iki camiyi Cuma namazı öncesi basıp cemaate kurşun yağdırdı.

Terörist saldırıda iki yarı otomatik silah, iki pompalı tüfek ve bir de levyeli tüfek olmak üzere 5 silah kullandı. Yanında çok miktarda yüksek kapasiteli dolu şarjör vardı. İlk önce mahalli saatle 13.40’ta Riccarton semtindeki En-Nûr Camii’ne saldıran terörist vaaz dinleyen cemaate açtığı yaylım ateşiyle 42 kişiyi öldürdü. Daha sonra arabasına binerek 6 kilometre kadar uzaklıktaki Linwood Camii’ne 17 dakikada ulaştı. Önüne gelen herkese ateş ederek 7 kişiyi şehit etti. Çocukken Afganistan’dan göç eden, 25 yıl Avustralya’da yaşadıktan sonra Yeni Zelanda’ya yerleşen 48 yaşındaki Abdülaziz Vahabzade, terörist Tarrant’a karşı koyarak onun Linwood Camii’nin namaz kılınan bölümüne girmesini engellemese muhtemelen camideki 80 kişinin hepsini öldürecekti.

YENİ ZELANDA POLİSİNİN BÜYÜK ZAAFI

Uzmanlar, terör olaylarıyla mücadelede dakikaların saatler kadar önemli olduğu dünyamızda, Yeni Zelanda polisinin teröristin ikinci camiye giderken harcadığı 17 dakika boyunca duruma müdahale edememesini bir zaaf olarak görüyor. Azılı katil aslında katliamdan 3 gün önce Twitter hesabında silah ve şarjörlerine ait 7 fotoğrafı paylaşmıştı ve Yeni Zelanda polisince zaten takip edilmesi gerekiyordu. Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern’in verdiği bilgiye göre terörist, Linwood Camii’nden 5 km uzaklaştıktan sonra yakalandığında üçüncü bir hedefe doğru gidiyordu.

En-Nûr Camii’ndeki yaralılardan, vücuduna beş kurşun isabet eden Suudi Arabistan uyruklu Muhsin el-Harbî’nin de hastanede vefat etmesi ile toplam 50 Müslüman şehit oldu, bir o kadarı da yaralandı. Katliamın üzerinden iki hafta geçmesine rağmen yaralılardan 4 tanesinin durumu hâlâ kritik. Terör saldırısında şehit düşenlerin içinde üç yaşındaki Somali göçmeni Mücahid İbrahim’den, 1970’lerde Afganistan’dan göç eden 71 yaşındaki Davud Nabi’ye kadar çeşitli yaşlardan ve çeşitli ülkelerden (Bangladeş, Ürdün, Endonezya, Pakistan, Malezya, Suudi Arabistan) Müslümanlar var. Yaralılar arasında Mustafa Boztaş, Zekeriya Tuyan ve Temel Ataçocuğu isimli üç de Türk vatandaşı bulunuyor. Zekeriya Tuyan, durumu kritik olan 4 yaralıdan biri.

TÜRK VE İSLAM DÜŞMANI TERÖRİST

Teröristin kullandığı silahlar ve bunlara ait şarjörlerden, katliamdan 3 gün önce 12 Mart’ta Twitter’da paylaştıklarının ve yakalandıktan sonra basına yansıyanların üzerine nerdeyse hiç boşluk kalmayacak şekilde birtakım tarih ve isimleri beyaz renkle işlemiş olduğu görülüyor. Silahlarının üzerine yazmak için seçtiği motif, tarih ve isimlerden ırkçı olmasının yanında koyu bir Türk ve İslam düşmanı olduğu anlaşılan teröristin özellikle tarih konusunda destek aldığı ve eğitildiği su götürmez bir gerçek. Terörist, bu isim ve tarihler ile İspanya’nın Hristiyanlarca yeniden fethi manasına gelen ve kendilerince 718’de başladığını öne sürdükleri Reconquista’dan 1912-13 I. Balkan Harbi’ndeki Bolayır yenilgimiz ve 22 Aralık 1914-17 Ocak 1915 Sarıkamış Harekatı hezimetine kadar Emevîler, Endülüs Emevîleri, Selçuklular, Eyyûbîler ve Osmanlılar ile Avrupalı Hristiyan devletler arasında, çeşitli tarihlerde ve coğrafyalarda meydana gelen ve bazılarını pek çok kimsenin bilmediği, hatta bazıları hayal ürünü olan çatışmalar ve savaşlara gönderme yapmaktadır.

Gelin Müslüman kanı akıtmak için çok kolay bir yolu seçen bu alçak teröristin, silahların üzerine neler yazdığına bir bakalım. Önce AR-15’in bir modeli olan yarı otomatik silahın bir yüzünü ele alalım.

“Anton Lundin Pettersson”

22 Ekim 2015’te İsveç’in Trollhättan şehrindeki bir okula Star Wars maskesi takarak gelip 2 Müslüman öğretmen ve öğrenciyi kılıçla keserek öldüren 21 yaşındaki terörist. Yaraladığı diğer bir Müslüman öğretmen de 6 hafta sonra hastanede ölmüştü.

“Odo the Great”, “Charles Martel”, “Tours 732”

720 yılında tahta geçen 9. Emevî halifesi Yezid b. Abdülmelik devrinde kumandan Semh b. Mâlik Endülüs’teki ileri harekâtı devam ettirdi. Önce Septimania, daha sonra Müslümanlar için önemli bir askerî üs olan Narbonne’u fetheden Semh 721’de Aquitania düklüğünün başşehri Toulouse’u kuşattı. Ancak kuşatma sırasında şehit düşünce Müslümanlar zor durumda kaldı. Kumandayı devralan Abdurrahman el-Gâfikî ise Narbonne’a çekildi. O sırada Aquitania dükü Eudes (Odo) idi.

724’te tahta geçen 10. Emevî halifesi Hişâm b. Abdülmelik tarafından 730’da Endülüs valiliğine tayin edilen Abdurrahman, Gaule (Galia, bugünkü Fransa) bölgesine sefer yapmak için hazırlıklara girişti. 732 yazında Roncevaux Boğazı’ndan Pireneler’i geçip Bordeaux üzerine yürüdü. Dordogne Nehri sahilinde Aquitania Dükü Eudes’ü mağlûp ederek Bordeaux’yu yağma etti.

İslâm ordusu daha sonra kuzeye doğru ileri harekâtına devam ederek güzergâhındaki kaleleri ele geçirdi ve zengin ganimetlere sahip oldu. Nihayet Poitiers şehrini de zapt edip Franklar için çok önemli bir dinî merkez olan Tours’a yaklaştı. Hıristiyanlar Saint Martin’in mezarının bulunduğu bu şehre sayısız adaklar yığmışlardı. Dük Eudes eski düşmanı olmasına rağmen Merovenjien Hanedanı’nın saray nâzırı Charles Martel’e başvurarak ondan acele yardım istedi. Charles durumun vahametini kavrayıp derhâl harekete geçti. İki tarafın öncü kuvvetleri Clain ve Vienne nehirlerinin birbirlerine kavuştuğu noktada karşı karşıya geldiler. Bu ilk çatışmadan sonra Abdurrahman el-Gâfikî güneye, Poitiers ile Tours arasındaki ovaya çekildi ve askerlerini savaş düzenine soktu. Taraflar Poitiers’in 20 km kuzeydoğusunda bugün Moussais-la-Bataille denilen yerde savaşa hazır vaziyette yedi gün beklediler. Bu süre içinde karşılıklı olarak ok atmanın dışında ciddi bir çatışma olmadı. Nihayet sekizinci gün hafif süvari birliklerinden oluşan İslâm ordusu hücuma geçti, fakat birbirlerine sıkı sıkıya kenetlenmiş zırhlı Frank birliklerinin saflarını yaramadı.

Savaş bütün şiddetiyle devam ederken Eudes Müslümanların ganimetlerini yığdıkları yere saldırdı. Ganimetlerin Frankların eline geçmesinden endişe eden sağ ve sol kanattaki süvari birlikleri Abdurrahman el-Gâfikî’nin bütün ikazlarına rağmen saflarını terk edip ganimetleri onlara kaptırmamak için süratle ordugâha geri döndüler. Safların bozulduğunu gören Charles Martel ani bir hücumla Müslümanları her taraftan kuşattı. Çarpışmada aralarında Abdurrahman el-Gâfikî’nin de bulunduğu pek çok kişi şehit düştü. Akşam olunca savaşa ara verildi ve taraflar ordugâhlarına çekildiler. Gece durumu değerlendiren Müslüman kumandanlar götürebilecekleri kadar ağırlıklarını yanlarına alıp savaş meydanından uzaklaşmaya karar verdiler ve karanlıktan faydalanarak Septimania’ya çekildiler. Buna rağmen Charles Martel onları takip etme cesaretini gösteremedi.

Abdurrahman el-Gâfikî’nin kumandasındaki İslâm ordusunun Poitiers’de durdurulması, Avrupa Hristiyan dünyası için büyük bir önem taşıdığı gibi, İslâmiyet’in Batı’daki ilerlemesinin de bir dönüm noktasıdır. Dolaysıyla da Charles Martel’in bu başarısı destanlara ve efsanelere konu olmuştur.

İngiliz tarihçi Edward Gibbon, “Eğer Müslümanlar galip gelmiş olsalardı şimdi Paris ve Londra’daki kiliselerin yerinde camiler olacak, Oxford’da Kitab-ı Mukaddes yerine Kur’an okunacak ve sünnet edilmiş halka minberlerden Muhammed’in dininin kutsiyeti ve doğruluğu ispat edilecekti. Bu bakımdan Franklar Avrupa’ya büyük hizmette bulunmuşlardır.” diyerek Martel’in Avrupa’yı İslâm istilâsından kurtaran bir kahraman olduğunu ima eder.

Her ne kadar Paris’e 300 km mesafedeki bu noktada İslam ordularının durdurulması önemliyse de Müslümanlar bu mağlubiyetten iki yıl sonra Fransa’da önemli bazı şehirleri ele geçirdiler. 9 yıl sonra Lyon’a ulaştılar ve Narbonne’u zapt edip 759 yılına kadar burayı askerî üs olarak kullandılar. Bu yenilgiden sonra da iki asır müddetle Fransa’da varlıklarını sürdürdüler.

“For Madrid”

11 Mart 2004’te Madrid'de banliyö tren ağına karşı gerçekleştirilen terör saldırısı sonucunda 193 kişi öldü, 2,050 kişi yaralandı. Saldırıyı El Kaide üstlendi.

“For Berlin”

19 Aralık 2016'da Berlin'de bir tırın Noel pazarına girmesi sonucu gerçekleştirilen saldırıda 12 kişi hayatını kaybetti, 56 kişi yaralandı. Saldırıyı DEAŞ üstlendi.

“Alexandre Bissonnette”

29 Ocak 2017’de Kanada’nın Quebec şehrindeki bir camiyi basıp akşam namazından çıkan 6 Müslüman’ı öldüren, 19’unu da yaralayan terörist.

“Refugees welcome to hell”

“Mülteciler, cehenneme hoş geldiniz.” manasındaki mülteci karşıtı hınç ve nefret dolu mesaj.

“Clavijo 844”

Tarih bilimi bakımından hiçbir belgesi olmayan, efsaneye dayalı bir muharebe. Haçlı orduları için Müslümanları mağlup etmek için bir motivasyon aracı olarak uydurulmuştur. Hristiyan inanışına göre 844'te Asturias kralı I. Ramiro ile Endülüs Emevî sultanı Abdurrahman b. Hakem arasında Clavijo yakınında cereyan etmiştir. Efsaneye göre muharebe sürerken Hazreti İsa’nın havarilerinden 800 sene önce vefat etmiş olan Büyük Yakub yani James birdenbire ortaya çıkmış ve kumanda ettiği büyük bir orduyla Hristiyanlara yardım ederek Hristiyanların Müslümanları mağlup etmesini sağlamıştır.

“Remove Kebab”

Teröristin bu silahın şarjör takılan bölümüne bir kelimesini, buna dik olarak diğer kelimesini yazdığı “Remove Kebab” ifadesi “Kebabı yok et” manasındadır. Sırp milliyetçi milisleri Çetniklere ait “Serbia Strong” (Güçlü Sırbistan) ve “Od Bihaća do Petrovca sela” (Bihaç'tan Petrovac köylerine) adlarıyla bilinen marş internette “Remove Kebab” ismiyle meşhur olmuştur. Teröristin saldırıya giderken arabasında dinlediği şarkılardan biri de Bosna Kasabı olarak bilinen savaş suçlusu Radovan Karadzic’in bolca övüldüğü ve Türklerin tehdit edildiği bu parçaydı.

“Skanderbeg”

Genç Arnavutluk prensi Gjergi, Sultan II. Murad döneminde babası tarafından ağabeyleri ile birlikte Osmanlı sarayına rehin gönderilmişti. Enderun’da yetişen ve Müslüman olarak İskender adını alan bu hain, 3 Kasım 1443’teki Morova Muharebesi’nde, sancakbeyi rütbesiyle başında bulunduğu birliği bırakıp muharebe meydanından kaçtı. Acele Kroya yani Akçahisar Kalesi’ne giderek tanzim ettiği sahte fermanı Sancakbeyi Hasan Bey’e gösterdi. Padişah’ın kendisini Hasan Bey’in yerine sancakbeyi tayin ettiğini söyledi. Daha sonra Müslümanlıktan dönerek tekrar Hristiyan oldu ve babasından kalan 300 adamı ile kaledeki Türkleri kılıçtan geçirdi. Kendini Arnavut prensi ilan etti. Osmanlı’ya başkaldıran ve diğer Hristiyan devletlerden devamlı yardım gören İskender Bey’in isyanı 1443’ten, eceliyle öldüğü 1468’e kadar 25 yıl sürmüştür. Sonsuz ihtiras sahibi, emelleri uğruna her yolu mübah gören, Türklere amansız bir kin besleyen bu asi sebebiyle aslında ikinci derecede öneme sahip Arnavutluk üzerine Sultan II. Murad 1447 ve 1450’de, Fatih de 1466 ve 1467’de sefer düzenlemiş, ancak İşkodra Fatih’in Arnavutluk üzerine 3. seferi sonucunda, 1479 başında fethedilebilmiştir.

“Vienna 1683”

Skanderberg isminin solunda bulunan ve tam olarak okunmayan ibare teröristin diğer silahlarına ve mühimmata da defalarca yazdığı “Vienna 1683” olup Osmanlının başarısızlıkla sonuçlanan II. Viyana Kuşatması’dır.

“ᛟ”

Nazi Almanya’sında Hitler’e bağlı 7. SS Gönüllü Dağ Tümeni “Prinz Eugen” Tümeni’nin sembolü. Bu tümen 1942'de Hırvatistan, Sırbistan, Macaristan ve Romanya'da yaşayan etnik Alman gönüllülerden meydana gelmişti. Bu işareti günümüzde Neo Naziler kullanmaktadır. 

Teröristin, silahın bu yüzünde dört ayrı yere yazdığı 14 rakamını, II. Viyana Kuşatması’nı ve şarjördeki üç ismi daha sonra yeri geldiğinde anlatacağım.

 Bu makale, 29 Mart 2019 tarihli Önce Vatan Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

https://www.oncevatan.com.tr/images/upload/e-gazete/2019/03/29/9_.jpg

 

YENİ ZELANDA TERÖRİSTİNİN ŞİFRELERİ (2) (30.3.2019 Önce Vatan)

Yeni Zelanda teröristinin hastalıklı beyniyle aklı sıra birtakım imalarda bulunmak amacıyla katliamda kullandığı silahlarının ve bunlara ait şarjörlerin üzerine yazdığı yazıları incelemeye devam ediyorum. Şimdi de teröristin katliamda kullandığı diğer yarı otomatik silahın elimizdeki görüntüsüne bakalım. Silahın sağındaki yüksek kapasiteli tambur şeklinde şarjördür.

“Here’s your migration compact!”

Terörist, 2016 yılında Orta Doğu’dan milyonlarca mültecinin Avrupa’ya akın etmesi üzerine BM tarafından hazırlanan ve tarafların ayrımcılıkla mücadeleyi de taahhüt ettiği Güvenli, Sistemli ve Düzenli Göç için Küresel Mutabakat Metni’ni (The Global Compact for Safe, Orderly and Regular Migration “GCM”) ima ederek “İşte sizin göç sözleşmeniz!” şeklinde küstahça alay etmiştir. Bu metin 10 Aralık 2018 tarihinde Fas’ın Marakeş kentinde, ülkemizi İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun temsil ettiği, Birleşmiş Milletler’e üye 164 ülkenin katılımıyla gerçekleşen konferansta kabul edilmiştir. Söz konusu mutabakat uluslararası bir anlaşma olmayıp yasal bir bağlayıcılığı bulunmamaktadır.

“14 Words”

Teröristin bu silahın üzerine iki yere yazdığı, bir yere de sadece 14 olarak işlediği bu ifade, Hitler’in Kavgam adlı kitabında geçen “Halkımızın ve beyaz çocuklarımızın varlığını korumalıyız.” Manasındaki “We must secure the existance of our people and a future for white children.” cümlesini meydana getiren 14 kelimeyi ifade ediyor. Terörist bu ifadeyi “14 Words” veya sadece “14” olarak diğer silah ve şarjörlerin üzerine boş bulduğu yere yazmıştır.

Irkçılığın 88 Prensibi isimli kitabın yazarı olan ve aryan beyaz ırktan gelen milletlerin üstünlüğünü savunan Amerikalı ırkçı David Lane (1938-2007) bu cümleyi slogan olarak kullanmıştır. Günümüzde de pek çok ırkçı gruba ilham kaynağı olan bu kişi anlaşılan Yeni Zelanda teröristini de derinden etkilemiştir.

“John Hunyadi”

Bir rivayete göre Romen, diğer bir rivayete göre de İmparator I. Sigismund’un gayrimeşru oğlu olan Hunyadi Janos (Osmanlı kaynaklarında Yanoş), aynı zamanda Macaristan kralı olan Lehistan Kralı genç Ladislas tarafından 1441’de Erdel voyvodası yapıldı. Görevi ülke sınırlarını Osmanlı akıncılarının akınlarına karşı korumaktı.

Sultan II. Murad Han’ın sancakbeylerinden Mezid Bey, 18 Mart 1442’de Erdel’e (Transilvanya) girmiş, 25 bin akıncı ile Szent-İmre Muharebesi’nde Macar ordusunu bozmuştu. Fakat Hunyadi Janos’un başkumandanlığındaki büyük bir Macar ordusu, Mezid Bey’i Hermanstadt önlerinde durdurmak için ilerliyordu. Hunyadi Janos, akıncılara giyinişine ve yüz hatlarına kadar tarif edilmiş, Mezid Bey bu azılı Türk düşmanını öldürecek veya ele geçirecek akıncıya büyük mükafat vereceğini duyurmuştu. Ancak Hunyadi, kumandanlarından Simon Kemeny’yi kendi kıyafetine soktu. Akıncılar Macar ordusunun başkumandanını yok etmek için bütün güçleriyle Kemeny üzerine yüklendiler. Gerçekten de Kemeny, üç bin askeri ile beraber imha edildi. Düşman başkumandanının öldürüldüğünü sanan Mezid Bey Türk akıncılarına yağma izni verdi. Bu sırada koruda gizlenmiş olan Hunyadi ortaya çıkarak yağmaya dalmış olan Akıncıları, iki tarafı nehir ve bataklık olan bir üçgen içinde kıstırdı. Mezid Bey ile iki oğlu, 20 bin akıncı ile beraber şehadet şerbetini içti. Kalan beş bin akıncının çoğu da esir edilip işkenceyle şehit edildi.

ÜST ÜSTE MAĞLUBİYETLER

Bu zafer Hunyadi Janos’u Hıristiyan dünyasının kahramanı hâline getirdi. II. Murad Han bu mağlubiyet üzerine, beylerbeyi rütbesindeki Şihabeddin Paşa’yı Macaristan üzerine gönderdi. Paşa 1442 Eylül’ünde 80.000 kişi ile Macaristan’a girdi. Fakat tecrübeli Akıncı beylerinin tavsiyelerine kulak asmadığı için Vazag Muharebesi’nde Hunyadi Janos’a mağlup oldu. 5.000 Türk şehit düştü, daha fazlası esir alındı, gerisi bozgun hâlinde geri döndü. Şehitler arasında 15 sancak ve alaybeyi vardı.

Hunyadi Janos’un bu başarıları, Balkanlardaki Osmanlı hâkimiyetini tehlikeye düşürdü. Artık Haçlı seferi projeleri ele alınabilirdi. Nitekim birkaç ay içinde, Osmanlıya karşı büyük bir koalisyon teşkil edildi. Bu koalisyonun başlıca üyeleri büyük devlet olarak Almanya, Fransa, Macaristan ve Lehistan idi. Bunlara Karaman, Eflak, Boğdan, Sırbistan, Bosna, Arnavutluk, Papalık Bizans gibi devletler katılıyordu. Haçlı seferinin tertipçisi Papa idi. Teşebbüsün lideri Macaristan-Lehistan kralı genç Ladislas, başkumandanı ise şüphesiz Hunyadi Janos idi.

Hunyadi Janos büyük ordusu ile Sırbistan’a girdi. Alacahisar ve Niş’ten geçti. Geçtiği yerlerde büyük zulüm yapıyordu. Arkasından Kral Ladislas geliyordu. 3 Kasım 1443’te Niş yakınlarında Morava kıyısında Türkler, Haçlıları karşıladı. Fakat 4.000 esir, 2.000 şehit veren Rumeli Beylerbeyi Kasım Paşa yenildi.

Kasım Paşa’nın yenildiğini ve Sofya’nın düştüğünü öğrenen II. Murad Han, Sofya’nın doğusunda İzladi Derbendi’nde düşmanı karşıladı. 24 Aralık 1443’te iki tarafın öncüleri arasında geçen vuruşmada Türkler yenildiler ve korkunç bir kışın tesiri altında II. Murad, seferi bahara bırakarak büyük ordusunu Edirne’ye yolladı.

KARAMANOĞLU’NUN İHANETİ

22 Temmuz 1443’te Budapeşte’den ayrılan Kral Ladislas ile Hunyadi Janos ve Kardinal Cesarini, bu suretle büyük Macar-Leh ordusu ile Osmanlı üzerine başarılı bir sefer yapmışlardı. Seferin çabuk teşekkülüne, Karamanoğlu İbrahim Bey’in Papa’ya “Siz oradan, biz buradan Osmanoğlu’nun işi tamamdır.” şeklinde mektup gönderip düşmanı cesaretlendirmesi sebep olmuştu. İbrahim Bey’in Macaristan-Lehistan kralına, “Sen öteden, ben beriden yürüyelim. Rumeli senin, Anadolu benim olsun. Osmanlı’yı ortadan götürelim!” şeklinde haber göndermesi ve Anadolu’daki tacizlerine devam etmesi üzerine hem Anadolu hem Rumeli’de rahat hareket edemeyeceğini anlayan II. Murad 12 Temmuz 1444’te Kral Ladislas ile Segedin’de barış antlaşması imzaladı.

Ancak II. Murad’ın, 12 yaşındaki oğlu II. Mehmed lehine tahttan feragat ettiği haberini alan Haçlıların iştahı kabardı. 10 yıl geçerli olacak antlaşmayı çok çabuk bozdular. 100.000 kişilik bir ordu teşkil edip Osmanlı topraklarına girdiler. Kumandan görünüşte Ladislas, gerçekte Yanoş’tu. Genç Padişah’ın “Eğer padişah biz isek size emrediyoruz gelip ordunuzun başına geçin, yok siz iseniz gelip devletinizi müdafaa edin!” şeklindeki mektubu üzerine II. Murad Han ordunun başına geçti.

SULTAN II. MURAD HAN’IN DUASI

Varna’da karşılaşan iki ordu II. Murad Han’ın askeri dehası sayesinde kazanıldı. Muharebe başlamadan az önce Sultan Murad namaz kılıp şöyle dua etmişti:

“Ya İlahî, mümin kullarını benim günahımın çokluğu sebebiyle küffar elinde zebun eyleme. İlahî, Habib’in hürmeti için, ümmetini sen koru ve muzaffer eyle!”

10 Kasım 1444’teki bu savaşta Osmanlı’nın kaybı ancak 150 şehit olup düşmandan 80-90.000 esir alınmış kalanı imha edilmiştir. Kral Ladislas ve Kardinal Cesarini öldürülmüş, kesik başları mızrakların ucunda teşhir edilmiştir. Hunyadi Janos kaçarak canını zor kurtarmıştır.

Hunyadi Janos 4 sene sonra 100.000 kişilik Haçlı ordusunun başkumandanı olarak Osmanlıya karşı tekrar şansını deneyecek ancak Osmanlı ordusunun başındaki Sultan II. Murad Han’a II. Kosova Muharebesi’nde tekrar yenilecektir. 19 Ekim 1448’deki bu savaşta Türk şehitlerinin sayısı 4.000’dir. Haçlılar ise en az 17.000 ölü bırakmış, gerisi esir edilmiştir.

Hunyadi Janos son olarak Fatih’in 6. Sefer-i Hümayunu olan 3. Sırbistan Seferi’nde, Belgrad’ın Osmanlılar tarafından ikinci defa muhasara edilmesi sırasında ortaya çıkacaktır. 13 Haziran-22 Temmuz 1456 tarihleri arasındaki bu muhasarada Fatih’in alnından ve dizinden iki önemli yara alması şehrin ele geçirilmesine engel olmuştur. İki taraf da mühim zayiat vermiştir. Ancak Hunyadi Janos ve Papa’nın temsilcisi Giovanni di Capistrano çok ağır yaralanmışlar ve birkaç ay sonra ölmüşlerdir.

Belgrad ise ancak 65 sene sonra Kanunî’nin 1. Sefer-i Hümayunu’nda 1521’de fethedilmiş ve 346 yıl Osmanlı hâkimiyetinde kalmıştır. Bu bölümü bilerek uzun tuttum ki uzun Osmanlı tarihinde her girişilen savaşın kazanılmadığı, ama eninde sonunda amaca ulaşıldığı iyice anlaşılsın.

“Turkofagos”

I. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında katliamcı Yunan çeteleri kendilerini “Türk yiyici” manasına gelen bu ifade ile tanımlıyordu. Özellikle Trakya’daki Müslüman Türklerin yok edilme idealini sembolize eden bu ibare Yunanca “Turko” ve “fagos” kelimelerinden meydana gelmiştir. Benzer şekilde “sargofagos”.et yiyen, “hortofagos” ot, yeşillik yiyen manasındadır.

Bu ifade ayrıca 1821’den itibaren Osmanlılarla savaşan Yunan isyancılardan Nikitas Stamatelopoulos’a lakap olarak verilmiştir. Tripoliçe katliamı başta olmak üzere binlerce Türk’ün öldürülmesinde rol oynamıştır. 23 Eylül 1821 günü bu şehirde, pek çok tarihçiye göre 10.000 sivil, kadın erkek ayrılmadan katledildi. 8.000 de Osmanlı askeri şehit edildi.

Bu durumda Yeni Zelanda katliamcısının neden Turkofagos Nikitaras’ı örnek aldığını anlayabiliyoruz.

“Crab Rave”

Teröristin bu silahta namlunun altına yazdığı ve “Çılgın Yengeç Partisi” manasına gelen bu ibare, meşhur bir internet oyununun adı olduğu gibi sahne adı Noisestorm olan İrlandalı bir DJ ve müzik yapımcısı Eoin O’Broin’ın en tanınan şarkısıdır. Belki de cani ruhlu bu adam, şarkının klibinde olduğu gibi camiyi bir ada, katilin kurşunlarına hedef olup can çekişen Müslümanları da adadaki yengeçler olarak düşünmüştür. 

Bu silahın üzerinde de yazılı olan “Tours 732” ve “Charles Martel” ibarelerini ilk bölümde anlatmıştım. Kabzanın altında belli belirsiz görülen "Malta 1565”, tetiğin üst tarafındaki “Lepanto 1571” ve ön kabzadaki “Vienna 1683” ibarelerini sonraki bölümlerde anlatacağım.

 Bu makale, 30 Mart 2019 tarihli Önce Vatan Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

https://www.oncevatan.com.tr/images/upload/e-gazete/2019/03/30/9_.jpg

 

YENİ ZELANDA TERÖRİSTİNİN ŞİFRELERİ (3) (31.3.2019 Önce Vatan)

Yeni Zelanda teröristinin hastalıklı beyninde, Türk ve Müslümanlara karşı bir kin ve nefret sebebi olarak algılanmasının ötesinde, masum ve savunmasız insanları alçakça bir kolaycılıkla kurşunlayacak bir psikopat hâline gelmesine yol açan asırlar öncesinin tarihî olaylarını ele almaya devam ediyorum.

“Vienna 1683”, “Ernst Rüdiger von Starhemberg”, “Şerban Cantacuzino”

Teröristin, silahlarının ve şarjörlerinin üzerinde boş bulduğu her yere “Vienna 1683” yazması boşuna değildir. Çünkü 1683’te Osmanlılar, Kanunî’nin 1529’daki ilk kuşatmasından 154 yıl sonra Almanya İmparatorluğu’nun taht şehri olan bu mühim kalenin fethine çok ama çok yaklaşmıştı. Doğrudur, Avrupa için Viyana’nın Türklerin eline geçmekten ikinci defa kurtulduğu 12 Eylül 1683 günü nasıl sevinçli bir gün ise biz Türkler için de o kadar hüzünlü bir gündür. 14 Temmuz’da başlayıp 2 ay süren bu büyük muhasarayı bütün tafsilatıyla anlatmak bu sütunlarda yapılabilecek bir şey değildir. Ancak bütün Türk gençlerine tarihimizdeki bu önemli hadiseyi okumalarını, incelemelerini ve Viyana’yı almaya neden muvaffak olamadığımızın sebeplerini iyi irdelemelerini tavsiye ederim. Çünkü burada alınacak çok mühim dersler vardır.

KIZILELMA’YA DOĞRU

19. Osmanlı padişahı ve 84. İslam halifesi Sultan IV. Mehmed Han’ın Alman Sefer-i Hümayunu’na çıkmasının sebeplerine yine yerimizin darlığı sebebiyle girmiyorum. Padişah IV. Mehmed Han ve Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Fransız kâşif ve tarihçisi Fernand Grenard’ın ifadesiyle “Avusturya’yı işgal etmek üzere o tarihe kadar dünyada hiçbir devletin bir araya getiremediği kudrette bir ordu ile” 1 Nisan 1683 günü Edirne’den hareket ettiler. Padişah 41, Sadrazam 49 yaşında idi. Seferin esas amacı Osmanlının Yanıkkale dediği Györ’ün alınması idi ki Viyana’ya 123 km mesafededir.

Edirne’den yola çıkan Ordu-yı Hümayun 1 ay 22 gün sonra 23 Mayıs’ta Belgrad’a ulaştı. Belgrad Edirne’ye 700, Yanıkkale’ye 500 km mesafededir. Osmanlı ordusunun mevcudu hakkında Batı kaynaklarında çok abartılı rakamlar verilse de Kont Starhemberg’in İmparator I. Leopold’a yazdığı mektupta verdiği 60.000 muharip asker rakamının doğru olması gerekir. Kırım süvarileri, Osmanlı akıncıları ve hizmet efradı bu rakamın dışındadır. Bu arada “Kont İmparator’a neden mektup yazıyor, o da başkent Viyana’da değil miydi?” derseniz, 23 yıldan beri Alman İmparatoru, Bohemya Kralı ve Avusturya Arşidukası unvanlarını taşıyan I. Leopold, ordularının başkumandanı Lorraine Dukası Charles’ın Kara Mustafa Paşa’ya mağlup olup Viyana önlerini savunmasız bırakmasının ardından halkın “Bizi bırakıp nereye gidiyorsun?” feryatları altında şehri tek etmiş Passau’ya çekilmişti. Başkentinin savunmasını da Kont Ernst Rüdiger von Starhemberg’e havale etmişti. Daha sonra ahaliden 80.000 kadarı da şehirden ayrılmıştı.

KEŞKE YANIK TESLİM OLSAYDI…

Konumuza dönersek Osmanlı ordusunun öncüsü Diyarbakır Beylerbeyi Kara Mehmed Paşa 20.000 kişilik bir kuvvetle seferin başlangıçtaki esas hedefi Yanık önüne geldi. Kaleyi savunan kumandan teslim teklifine karşı kendine göre akıllıca bir cevap vererek “Bu mühim kaleyi askerlik şerefi gereği son askerine kadar savunacağını, bunu Türk vezirinin anlayacağından emin olduğunu, ancak Viyana düştüğü takdirde Yanık’ın da kendiliğinden teslim olacağını” bildirdi. Kendisine ulaştırılan bu cevap da yine Serdar-ı Ekrem’in Viyana’nın fethi kararının pekişmesinde etkili olmuştur. Paşa’nın Viyana konusundaki emrivaki kararı Padişah tarafından da kabul edilmiştir.

Padişah bir kısım maiyetiyle Belgrad’da kalmıştı. Ordu Edirne’den itibaren 1300 kilometrelik yolu 3 ay 13 günde almış, 13 Temmuz’da Viyana görünmüştü. Paşa yanında Kırım Hanı, birkaç vezir ve beylerbeyi ve 1000 atlı ile surlara kadar sokuldu. 154 yıl önce Kanunî’nin otağını kurduğu yere geldi. Padişah’ın müstakbel damadı Viyana fatihi olacağının heyecanını bütün benliğinde hissediyordu.

BÜTÜN AVUSTURYA İŞGAL EDİLİYOR

Bu arada Kırım atlıları ve akıncılar Viyana’ya 180 km uzaklıktaki Linz’e kadar olan bütün Tuna vadisini ve güneyde çok geniş bir bölgeyi işgal etmişler, İsviçre’ye yaklaşmışlardı. 40.000 genç Alman esir edilmişti. İhtiyar ve çocuklara dokunulmuyordu. Akına giden birlikler son derece değerli ganimetlerle dönüyorlardı. Ne yazık ki bu ganimeti memleketlerine götürüp zengin bir hayat sürmenin hayali, askerin savaşma gücünün azalmasında tabii olarak etkili olmuştur. Esas amaçtan sapılarak bütün kuvvetlerin Viyana üzerinde toplanmaması Kara Mustafa Paşa’nın bu muhasaradaki hatalarından biriydi. İmparator’un bütün maiyetiyle taht şehrini terk etmesi ve Avusturya’nın Viyana ve birkaç kale dışında kolayca işgal edilmesi, Paşa’yı Viyana’nın da nihayet birkaç hafta içinde düşeceğine inandırmış olsa gerektir.

Serdar-ı Ekrem, Kont Starhemberg’e mektup yazarak kaleyi teslim etmesini istedi. Kont bu teklifi reddedince Paşa şehrin banliyölerini ateşe verdi. Kontun keşif için kaleden çıkardığı süvari kuvvetinden 500’ü esir düşerek gerisi kaleye kendilerini zor attılar. Paşa kalenin eninde sonunda zayiat fazlalığından ve ümitsizlikten teslim olacağına inanıyordu. Teslim olan kale yağma edilmeyeceğinden bu yolla bu kadim şehirdeki hazinelerin ve tarihi eserlerin hasar görmeden İstanbul’a götürülmesini hayal ediyordu.

KALE DİRENİYOR

Viyana sadece Avrupa’nın değil dünyanın en mükemmel kalelerinden biriydi. Derin ve geniş bir hendekle çevrilmişti. Kale çevresinde 12 kuvvetli tabya vardı. Bunlar da yine içi birkaç sıra sivri kazıklarla kaplı derin hendeklerle çevriliydi. Kale binlerce topla savunuluyordu. Şehrin altı mükemmel bir tünel şebekesiyle örülmüştü. Bu tünellere bile küçük çapta toplar yerleştirilmişti.

Sonuçta çeşitli olayların vuku bulduğu iki ay geçti. Bu arada pek çok çatışma yaşandı. Kale bir türlü alınamadı. Belki de kendileri kaplayan derin ümitsizlik, kaleyi savunan kumandan ve askerlere ayrı bir azim ve irade kazandırmıştı. 23 Ağustos’a gelindiğinde Viyana müdafilerinin durumu son derece kötü olsa da Osmanlı ordusunda da yılgınlık alametleri görülüyordu. Paşalardan neferlere kadar herkes, bu Allah’ın belası kaleden çekilip gitmeyi, aldıkları bol ganimetin zevk ve sefasını düşünüyorlardı.

KIRIM ORDUSU GANİMET DERDİNDE

Eğri Beylerbeyi Hüseyin Paşa maiyetinde Macar Kralı İmre Tökeli ile birlikte Slovakya’daydı. Lehistan’dan büyük kuvvetlerin bizzat Kral Sobiesky kumandasında Viyana’ya yardım için erişmek üzere olduğu haberi gelince bunları durdurmak için Sadrazam’dan ilave 20.000 kişilik kuvvet istedi. Kara Mustafa Paşa Kırım Hanı Murad Giray’ın oğlu Alp Giray kumandasında 10.000 kişilik bir kuvvet gönderdi. Bunların her biri yanında birkaç esir ve ağır ganimetler taşıyorlar, bunları bırakmak istemiyorlardı. Öyle ki Hüseyin Paşa’nın yanına ancak 300 atlı ulaşabildi. Macar Kralı ve Hüseyin Paşa Viyana’ya dönme kararı aldılar fakat erişemediler. Müttefik Leh-Alman kuvvetleri ile girişilen çatışmada Kırımlılar ve Macarlar iyi savaşmadılar. Paşa şehit düştü. Kurtulabilen birlikler Viyana’ya geldi.

Bu arada Papa XI. Innocentius’un da gayretleriyle Osmanlıya karşı bir Haçlı ordusu teşekkül ediyordu. İmparator I. Leopold’a tabi Alman hükümdarlar güçlerini birleştirmişler ve Lorraine Dükası’nın emrinde 85.000 kişilik bir kuvvet teşkil etmişlerdi. 4 Eylül’de gelen bir haber bu kuvvetle Sobiesky’nin 35.000 askerinin birleşmek üzere olduğu yönündeydi. Her gün yeni birlikler katılıyor, Haçlı ordusu şiştikçe şişiyordu. Sonunda 40.000’i atlı olmak üzere 135.000 kişilik bir kuvvete ulaştılar.

KIRIM HANININ İHANETİ

Ancak Viyana’ya yardım için bu birliklerin Tuna üzerindeki köprüden geçmesi gerekiyordu. Kara Mustafa Paşa emindi ki Kırım Hanı düşmanı köprüden günlerce geçirtmeyecekti. Bu durumda düşman muhasarayı sadece seyredecekti. Heyhat ki Paşa’ya şahsi kin besleyen, onun Viyana fatihi olacak olmasını kıskanan Murad Giray büyük bir ihanete imza attı. Bir sipahi subayının oğlunun kendisi gibi Cengiz’in soyundan gelen birine ve daha nice hükümdara emir vermesini hazmedemeyerek düşmanın Tuna üzerindeki köprüden geçmesine seyirci kaldı. Hâlbuki bu arada Viyana neredeyse düşmek üzereydi.

İki ordu 12 Eylül günü Kahlenberg yani Alamandağı’nda karşılaştı. Serdar-ı Ekrem burada da bir ihanetle karşılaştı. Ordunun sağ kanat kumandanlığına tayin edilen Vezir Koca İbrahim Paşa, sırf Merzifonlu’dan hoşlanmaması ve muhasaraya karşı olması sebebiyle, daha ortada en küçük bir bozgun alameti yokken maiyetindeki bir kısım askerle Yanıkkale’ye doğru çekildi. Bu ihanet sağ kanadın çökmesi ve merkezle birleşmesi sonucunu doğurdu. Bunun üzerine düşman bütün gücüyle merkeze yüklendi. Sol cenahta da Kırım askerinin yarıdan fazlası ganimetleriyle muharebe meydanından kaçtılar. Zaten tarihçi Iorga’nın bulduğu Leh vesikalarına göre Murad Giray, Kral Sobiesky ile haberleşmiş ve savaşmadan harp meydanından çekileceğine dair söz vermiştir. İşte bu ihanet, hiçbir şeyin kurtaramayacak gibi göründüğü Viyana’yı beklenmedik bir şekilde kurtarmıştır.

ŞEHİT OLMAK İSTEDİ…

Bu ihanetleri gören Mustafa Paşa ümitsizliğe kapılmış akşama doğru elindeki mızrakla birkaç defa düşman saflarına dalmıştı. Ancak kahyası Osman Ağa şehit olması halinde ordunun başsız kalıp mahvolacağını söyleyerek kendisine mâni olmuştur.

Kurtulmalarının verdiği sarhoşluk içinde düşman, Osmanlı ordusunu takip etmeyi aklından bile geçirmedi. Osmanlılar rahat bir şekilde Yanıkkale’ye doğru çekildiler. Zayiat düşmanınki kadar yani 10.000 kadardır. Birkaç bin de yaralı vardır. Osmanlılar sadece ağırlıklarını bırakmışlar, kolay taşınabilecek 81.000 esir ve en değerli ganimet mallarını yanlarında götürmüşlerdir. 

Muhasaraya Osmanlı'nın yanında, 4000 kişilik bir kuvvetle iştirak eden Eflak prensi Şerban Kantakuzinos’un da Osmanlı planlarını karşı tarafa ulaştırmak gibi birtakım ihanetlerin içine girdiği bilinmektedir. Neticede Merzifonlu Kara Mustafa Paşa söz konusu ihanetlere uğramasının yanı sıra bazı hatalar da yapmış ve bu mağlubiyeti başı ile ödemiştir. Yoksa mesela biraz tedbirli olup Budin’deki ağır muhasara toplarını Viyana önlerine getirse ve bu güzel şehrin emsalsiz sarayları, hazineleri ve tarihi eserlerinin zarara uğramaması için cebren ve yağma ile değil de kendiliğinden teslim olmasını beklemese sonuç muhtemelen böyle olmayacaktı. Ne diyelim takdir-i İlahî böyle imiş. Cenabı Hak bütün şehitlerimize rahmet eylesin.

 Bu makale, 31 Mart 2019 tarihli Önce Vatan Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

https://www.oncevatan.com.tr/images/upload/e-gazete/2019/03/31/9a_.jpg

 

YENİ ZELANDA TERÖRİSTİNİN ŞİFRELERİ (4) (2.4.2019 Önce Vatan)

Önceki yazımda Yeni Zelanda teröristine ait resimdeki bazı şarjörlerde yazılı isimlerden Ernst Rüdiger von Starhemberg ve Şerban Cantacuzino’yu anlatmıştım. Bugün de geri kalanları inceleyelim.

“David Soslan”

Terörist bu ismi Gürcü alfabesiyle yazmıştır. David Soslan Gürcistan Kraliçesi Tamara'nın kocasıdır. Gürcü Krallığı en güçlü dönemini Kraliçe Tamara’nın iktidarda olduğu 1184-1213 yılları arasındaki 29 yıllık sürede yaşamış ve en geniş sınırlarına bu dönemde ulaşmıştır. Kraliçe Tamara, “Abhazların, Gürcülerin, Ranların, Kahların, Ermenilerin, doğu ve batının hükümdarı” unvanına sahipti.

Bu dönemde komşuları Müslüman devletlerle giriştikleri bazı savaşları kazanmışlardı. Bunlardan en önemlisi 1202’de Anadolu Selçuklu Devleti’ne karşı olanıdır. Sultan Rükneddin II. Süleyman Şah’ın kumandasında Gürcistan üzerine yürüyen Selçuklu ordusu Temmuz 1202 Haziran’ında Erzurum ile Kars arasındaki Mecingerd Kalesi yakınlarında karargâh kurmuştu. Gürcüler ordu istirahat halindeyken bir baskın gerçekleştirdiler. Sultan’ın da şehit olduğunu sanan Türk birlikleri dağıldı. Süleyman Şah orduyu toparlamak için çok gayret sarf ettiyse de muvaffak olamadı. Ağır kayıplar veren Türk tarafı ordugahı Gürcülerin yağmasına terk ederek Erzurum’a dönmek zorunda kaldı. Bu savaşa Gürcülerin yanı sıra bütün Hristiyan dünyası ayrı bir önem atfetmiştir. Çünkü Gürcistan bu savaştan sonra Güney Kafkasya’daki en büyük güçlerden birisi olmuştur.

II. Süleyman Şah bu mağlubiyete rağmen Anadolu’da sağlanan birliği devam ettirmiştir. Gürcüler de Türk topraklarına onun zamanında saldırmaya cesaret edememişlerdir. Aslında Kraliçe Tamara, Rükneddin II. Süleyman Şah ile evlenmek istediğini daha onun şehzadeliği sırasında şehzadenin babası Sultan II. Kılıç Arslan’a bildirmişti. Ancak genç şehzade bunu şiddetle reddetmiş ve kâfirler ülkesine sadece fetih amacıyla gideceğini söylemişti. Kraliçe Tamara daha sonra 1189 yılında halası Rusudan tarafından Gürcü sarayında yetiştirilen Oset Kralı’nın oğlu David Soslan ile evlenmiştir. Soslan 1207’de ölmüştür.

Aslında teröristin, gerçekten irade ve iktidar sahibi bir kraliçe olan Tamara yerine neden kocasını öne çıkardığını doğrusu anlayamadım.

“David Ağmaşenebeli”

Terörist bu ismi de yine Gürcü alfabesiyle yazmıştır. IV. David Ağmaşenebeli 1089-1125 yılları arasında 36 yıl hüküm süren Gürcistan kralıdır. Tarihteki en büyük Gürcü hükümdar olarak bilinir. “Ağmaşenebeli” Gürcüce “kurucu” demektir.

Bölgedeki Irak Selçuklularına karşı kazandığı Didgori Savaşı ile meşhur olmuştur. Kral David’in baskılarından bıkan Tiflis şehir halkı, bölgenin hâkimi ve Irak Selçuklu Sultanı Mahmud’a müracaat ederek yardımını talep ettiler. Bunun üzerine Gürcülere karşı Türk emirleri arasında bir ittifak kuruldu. İttifakın içerisinde bulunan Sultan Mahmud’un kardeşi Melik Tuğrul, Mardin Emiri Necmeddin İlgazi ve Bitlis ile Erzen hâkimi Togan Arslan Bey Tiflis’e doğru harekete geçtiler. Kral David de ordusunu Tiflis’in 40 km batısındaki Didgori denilen yere getirerek karargahını iki dağ arasına kurdu. İki taraf arasında 18 Ağustos 1121’de meydana gelen ve sadece üç saat süren muharebeyi Gürcüler kazandı. Çok sayıda Müslüman askeri şehit oldu, 4 bin kadarı da esir düştü.

Bu galibiyetin ardından Tiflis’i ele geçiren Gürcüler, tarihlerinde ilk defa ülkelerinin doğu ve batı kısımlarını birleştirerek Gürcistan adı verilen bir ülke kurmuşlardır. Bu parlak dönem inişli-çıkışlı bir seyir izlese de Tamara döneminin sonuna kadar devam etmiştir.

“Dmitry Senyavin”, “Edward Codrington”

Dmitry Nikolayevich Senyavin, Sultan I. Abdülhamid ve III. Selim Han devirlerinde devam eden 1787-1792 Osmanlı- Rus Savaşı'nda, yine Sultan III Selim, IV. Mustafa ve II. Mahmud Han devirlerindeki 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında görev yapmış Rus amiralidir. 1788’deki Özü Kuşatması’nda rol aldı.

Şubat 1807’de 411 yıldan beri ilk defa İngiltere ile savaş durumuna gelindiğinde İngiliz donanması nasılsa Çanakkale’yi geçip İstanbul önlerine kadar geldi. Amiral Senyavin de ona destek veriyordu. 16 parça İngiliz donanmasından yedisinin Osmanlı top atışlarıyla hasar görmesi üzerine hiçbir şey yapamadan acele çıkıp gittiler. Yalnız kalan Senyavin Osmanlılarla iki defa çatışmaya girdi. Senyavin 20 Ekim 1827’de Navarin’deki donanmamızı ani bir baskınla yakan İngiliz amirali Edward Codrington kumandasındaki birleşik İngiliz, Fransız ve Rus donanmasında da görev yapmıştır.

Özü Kalesi’nin düşmesi, biz Türklerin içinde gerçek bir yaradır. Rus generali Potemkin 80.000 kişilik ordusuyla Karadeniz’in kuzey kıyısındaki en önemli kalemiz olan Özü’yü muhasara etmişti. Kaleyi Vezir Mehmed Ali Paşa savunuyordu. Kapdan-ı Derya Cezayirli Hasan Paşa da donanmayla denizden destek verdiyse de başarılı olamadı. 17 Aralık 1788’de kale düştü. Şehirdeki asker ve sivil 25.000’den fazla Türk, tarihin en büyük mezalimine uğradı. Masum ve günahsız çocuklar dâhil son ferdine kadar türlü işkencelerle vahşice şehit edildi. Padişah I. Abdülhamid Han, Sadrazam’ın kalenin düştüğünü bildiren ve yapılan mezalimleri dile getiren raporunu okurken kederinden beyin kanaması geçirip felç oldu. 7 Nisan 1789 günü 64 yaşında vefat etti.

Navarin faciasına gelince Batılıların nasıl kalleş olduklarını gösteren en büyük tarihî vesikalardan biridir. 1827 yazında İngiliz, Fransız ve Rus donanmaları İngiliz amirali Edward Codrington kumandasında birleşerek Yunanistan’ın bağımsızlığı için Osmanlı Devleti’ne baskı yapmak amacıyla Yunan Denizi’ne geldiler. Çengeloğlu Tahir Paşa kumandasındaki Türk donanması Mora Yarımadası’nın güneybatı ucundaki Navarin Limanı’nda bulunuyordu. 20 Ekim 1827 sabahı müttefik donanma milletlerarası hukukun en basit kaidesine bile uymadı. Savaş bayrağı çekmeden Navarin’e girdiler. O sırada bu üç devletle de sulh hâlinde bulunduğumuz için Tahir Paşa endişe etmedi. Ancak müttefik donanma, birden bütün toplarını ateşledi. 3,5 saat içinde 57 Türk gemisi battı, 8000 asker şehit düştü.

Bu baskın sözüm ona Avrupa’da bile kötü karşılandı. Üç devlet de amirallerine böyle bir emir vermediklerini söylediler. Batı basınının bir kısmı olayı bir yüz karası olarak değerlendirdi.

Ne diyorsunuz dostlar, bu kahpece baskından tam 192 yıl sonra, Yeni Zelanda’da yine bir liman şehrinde vuku bulan kahpece saldırı ile gerçekleştirilen Müslüman katliamı ve ardından dökülen timsah gözyaşları arasında sanki bir benzerlik var gibi değil mi?

“Marko Miljanov Popović”

Terörist bu ismi Sırp Kiril alfabesiyle yazmıştır. Marko Miljanov Popović Karadağlı Sırp generalidir. 1861-1862’deki Sırp ve Karadağ İsyanı’nda rol almıştır. Karadağ’ın toprak talepleri reddedildiği için başlayan 1877-1878 Osmanlı-Rus (93 Harbi) Harbi’nde de Osmanlı'ya karşı savaşmıştır.

“Stefan Lazar”

Terörist bu ismi de yine Sırp Kiril alfabesiyle yazmıştır. 20 Haziran 1389 tarihinde Sultan Murad-ı Hüdavendigar kumandasındaki Osmanlı ordusui müttefik Haçlı ordusu ile Kosova sahrasında karşılaştı. Haçlı ordusunun başkumandanı Sırbistan Kralı Lazar idi. Haçlı ordusu Sırplar, Bulgarlar, Makedonlar, Arnavutlar, Ulahlar, Moldovyalılar, Karadağlılar, Hırvatlar, Slovenler, Slovaklar, Çekler, Macarlar, Transilvanyalılar ve Bosnalılardan meydana geliyordu. Tarihimizde I. Kosova Zaferi olarak anılan bu büyük meydan muharebesi tam 8 saat sürdü. Haçlı ordusu tamamen imha edildi. Stefan Lazar da harp meydanında maktul düştü. Ne yazıktır ki Sultan Murad Han harp sahasını teftiş ederken yanına sokulan yaralı bir Sırp asilzadesi, Lazar’ın damadı Miloş tarafından kalbinden hançerlenerek şehit edildi.

“Marco Antonio Bragadin”

Osmanlı’nın 1571’deki Kıbrıs’ı fethi sırasında kuşatılan Magosa Kalesi kumandanı Venedikli general Marco Antonio Bragadino, daha önceki anlaşmaya ihanet ederek 50 Türk esirini kulakları ve burunlarını keserek ve derilerini yüzerek işkenceyle şehit etmişti. Kalenin teslim alınmasının ardından Kıbrıs serdarı Lala Mustafa Paşa durumu öğrenince Bragadino, Türk esirlerine uygulanan işkencenin aynıyla, kulakları ve burnu kesilip derisi yüzülerek öldürtülmüştü. Avrupalıların bu olayda Venedikli generali değil de Lala Mustafa Paşa’yı tenkit etmeleri her zamanki gibi olaylara taraflı yaklaşma alışkanlıklarına tipik bir örnektir.

“Gjergj Arianiti”

Resmin sol alt köşesinde görülen bu isim, 1432'den itibaren Arnavutluk’ta çeşitli isyan hareketlerine girişmiş, Arianiti sülalesine mensup bir Arnavut asilzadesidir. Bazı Bizans kaynaklarında Osmanlıya karşı savaş kazandığı kaydedilir. Kızı Donika’nın, daha önceki bölümlerde anlattığım diğer bir Arnavut isyancısı İskender Bey’le evlendiği söylenir.

 Bu makale, 2 Nisan 2019 tarihli Önce Vatan Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

https://www.oncevatan.com.tr/images/upload/e-gazete/2019/04/02/9_.jpg

 

Friday the 19th. Telif Hakkı © 2012 http://www.ibrahimpazan.com Her hakkı saklıdır.
Copyright 2012

©