Makaleler

KANUNİ VAKTİNİ HAREMDE Mİ GEÇİRDİ? (14.1.2011)

Kanunî Sultan Süleyman Han babası Yavuz Sultan Selim Han’ın vefatı üzerine 1520 yılında padişah oldu. Bu sırada 25 yaşındaydı. Babasından üç kıtaya yayılmış 6.557.000 kilometrekarelik bir ülke devralmıştı. Vefatında ise oğluna 14.893.000 kilometrekare toprak devretti. Kanuni devrinde fethedilip de vefat ettiği 1566 yılına kadar elde tutulamayan 1.000.000 kilometrekare toprak bu hesabın dışındadır.

 

Kanunî Sultan Süleyman Han’ın 46 yıllık saltanatı büyük ölçüde seferlerde geçti. Sadrazamlarının, kapdan-ı deryalarının ve diğer serdar-ı ekremlerinin gerçekleştirdiği seferler dışında ordunun bizzat başında olduğu seferlere sefer-i hümayun denir. Marmara Üniversitesi öğretim üyesi ve grubumuzun üyesi Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil’in aynı zamanda banko sınav sorularından biri olması hasebiyle bu 13 adet sefer-i hümayunu şöyle bir hatırlayalım:

 

  1. Sefer-i hümayun Belgrad (1521): 5 ay, 2 gün sürdü. 19 Ekim 1521’de İstanbul’a döndü.

  2. Sefer-i hümayun Rodos (1522-1523): 7 ay, 12 gün sürdü. Padişah 29 Ocak 1523 günü İstanbul’ döndü.

  3. Sefer-i hümayun Mohaç (1526): 6 ay, 20 gün sürdü. Padişah “Macaristan Fatihi” olarak 13 Kasım 1526’da İstanbul’a döndü.

  4. Sefer-i hümayun Viyana (1529): 7 ay, 7 gün sürdü. Hakan 16 Aralık 1529’da İstanbul’a döndü.

  5. Sefer-i hümayun Almanya (1532):  6 ay, 26 gün sürdü. 21 Kasım 1532’de İstanbul’a döndü.

  6. Sefer-i hümayun İran (1533-1535): 1 yıl, 6 ay, 27 gün sürdü. Padişah “Bağdat Fatihi” sıfatıyla 8 Ocak 1536’da İstanbul’a döndü.

  7. Sefer-i hümayun İtalya (1537): 6 ay, 6 gün süren bu seferden 22 Kasım 1537 günü İstanbul’a döndü.

  8. Sefer-i hümayun Boğdan (1538): 4 ay, 20 gün süren en kısa seferinden 27 Kasım 1538’de İstanbul’a döndü.

  9. Sefer-i hümayun Budin (1541): 5 ay, 7 gün sürdü. Padişah 27 Kasım 1541’de İstanbul’a döndü.

10. Sefer-i hümayun Estergon (1543): 6 ay, 23 gün sürdü. 16 Kasım 1543 günü İstanbul’a döndü.

11. Sefer-i hümayun İran (1548-1549): 1 yıl, 8 ay, 23 gün sürdü. 21 Aralık 1549’da İstanbul’a döndü.

12. Sefer-i hümayun İran (1553-1555): 1 yıl, 11 ay, 3 gün sürdü. Padişah 1 Ağustos 1555’de İstanbul’a döndü.

13. Sefer-i hümayun Zigetvar (1566): Padişah İstanbul’dan ayrıldıktan 4 ay, 6 gün sonra 7 Eylül 1566 günü harp meydanında vefat etti.

 

Bu süreleri toplarsanız padişahın, 10 yıldan daha fazla bir süreyi bizzat ordunun başında ve İstanbul dışında, seferde geçirdiği anlaşılır.

 

Devrinde Osmanlı Devleti tereddütsüz dünyanın birinci devletidir. Onun ihtişamında bir hükümdarı, dünya tarihçilerinin de ittifakıyla değil Türk tarihi, henüz cihan tarihi de kaydetmemiştir.

 

10. Sefer-i Hümayun olan Estergon Seferi’ne çıkarken Padişahın başında bulunduğu ordunun Edirne’den çıkışını gönderdiğim son mesajda hep beraber okumuştuk. Bu seferlerin hepsi, onun “muhteşem yüzyılı”nı anlatmak üzere ayrı dizi olur.

 

Kanunî Sultan Süleyman Han'ın kayıtlarda 3'ü şehzadeliğinde, biri de padişah olduğu yıl Hürrem Sultan ile olmak üzere 4 evlilik yaptığı yazılıdır. Bir cihan padişahı ile hangi kadın evlenmek istemezdi, hangi kral veya kraliçe kızını ona vermek istemezdi?

 

Ama bugünün tarih bilincinden yoksun insanı, Kanunî'yi ve diğer padişahları da kendi gibi sanmakta, elinde böyle bir güç olan kişinin ne yapacağını, onun yerine kendini koyarak hayal etmektedir.

 

Saltanatının 10 yıldan fazlasını İstanbul dışında bizzat seferlerde geçirmiş bu padişah, aynı zamanda şair, hattat ve kuyumcu idi. Divanında diğer manzumelerin yanında 2799 adet gazel vardır. Koca bir ülkeyi yönetmek gibi kesif bir çalışma içinde olmasına rağmen şair Zatî’den sonra en çok gazel yazma rekoru, Muhibbî mahlasıyla yazan bu padişaha aittir. Farsça divanındakilerle birlikte yazdığı şiirler 16.000 beyite ulaşmaktadır.

 

Şimdi, NTV'de Banu Güven'in Osmanlı hanedan ailesinden Adile Osmanoğlu'nu konuk aldığı programa gelirsek, ben de bir miktar baktım. Babasını yurt dışına sürdüğümüz için Adile Hanımefendi dışarıda doğmuş, büyümüş, Türkçesi yeterli değil, ama yine de meramını güzel anlattı. Ama sunucu bayan kıvrandıkça kıvranıyor. Anlamadığı en önemli şey şuydu: “Efendim, diyor, Kanunî bu kadar büyük bir padişah bile olsa neden insanlık zaafları olmasın, neden onlar böyle bir dizide dile getirilmesin, bunun ne mahzuru var?” İşte “fasid kıyas” diye buna denir. Onlarca diziye, filmlere konu olabilecek bu kadar başarısı ve meziyetleri ortada dururken, neden bu cihan padişahına “şehvet düşkünü” dedirtecek öğeler öne çıkarılır? Hem de detaylarla ilgili hiçbir belge ortada yokken. Bu yapılan ecdada karşı iyi niyetin mi, yoksa önyargının mı bir belirtisidir?

 

Bu yazı, 14 Ocak 2011 tarihinde http://groups.yahoo.com/group/OSMANLILAR adresindeki OSMANLILAR mesajlaşma grubunda yayınlanmıştır.

SÜLEYMANİYE CAMİİ (21.7.2010)

Mimar Sinan'ın "kalfalık eserim" dediği Süleymaniye Camii'nin temel atma merasimi, en kuvvetli rivayete göre 13 Haziran 1550 (27 Cemaziyelevvel 957) Cuma günü yapıldı. Merasimde Kanuni Sultan Süleyman ve vüzerası hazır bulunmuş ve ilk temel taşını Şeyhülislam Ebussuud Efendi koymuştur. Yine en kuvvetli rivayete göre, 7 yıla yakın bir süre sonra inşaatı ikmal edilerek 7 Haziran 1557 (9 Şaban 964) Pazartesi günü ibadete açılmıştır.

 

Süleymaniye Camii'nin mimarî kıymeti ve hususiyetleri ile ilgili olarak içte ve dışta pek çok tetkikler yapılmış ve eserler kaleme alınmıştır. Bunlara bir misal olarak dört büyük mermer sütun hakkındaki izahatı Sâî Mustafa Çelebi, Tezkiretü'l-Bünyan kitabında Mimar Sinan'ın ağzından şöyle nakleder:

 

"Evvela ol çar mermer sütun ki makam-ı Çihar Yar-ı Güzin'dür, her biri bir serv-i ser-efraz-ı riyaz-ı dindür, her biri bir diyardan gelmişdür. Biri İstanbul'daki Kıztaşı mahallesi didükleri mahalden, biri mavna ile İskenderiye'den, biri Baalbek'den derya limanlarına indirilüp mavna ile Suriye sahilinden getirilmiş ve nihayet biri de Bahriye-i Amire'de hazır bulunmuştur."

 

Yine aynı kitapta inşaat masrafı şöyle ifade edilmiştir:

 

"Mezkur cami-i şerifin cümle tevabi ve lavahıkı ile ihracatına dokuz yüz bin ve doksan altı bin üç sikke ki her sikke altmış akça hisabı üzere beş yüz doksan yedi yük ve altmış bin yüz seksen akça sarf olunmuştur."

 

Bu girişi neden yaptık? Şu günlerde Süleymaniye Camii'ne giderseniz içeri giremeyeceksiniz. Namazı cami avlusuna kurulmuş büyük bir çadır camide kılacaksınız. Çünkü camide hummalı bir onarım faaliyeti var. Eke Süleymaniye Kütüphanesi avlusundan cep telefonu ile çektiğim iki fotoğrafı koydum. Kubbede çalışan işçilerin yerinde olmak istemezdim doğrusu. O yükseklikte, kavisli bir zeminde çalışmak zor olsa gerek.

 

Bir üyemiz "beş yüz doksan yedi yük ve altmış bin yüz seksen akça"nın bugün ne mana ifade ettiği üzerinde çalışır ve bize alım gücü bakımından "bugünün şu kadar milyon dolarıdır" der ise memnun oluruz.

 

Bu yazı, 21 Temmuz 2010 tarihinde http://groups.yahoo.com/group/OSMANLILAR adresindeki OSMANLILAR mesajlaşma grubunda yayınlanmıştır.

 

 

GÜVENDİĞİN DAĞLARA KAR YAĞARSA... (10.2.2010)

Belki de biraz fazla ağırbaşlı ve ağırkanlı hayat süren mail grubumuzun bazen böyle dalgalanıvermesi fena olmuyor sanırım. Yine de belli bir kişiye hitaben değil de varsa konuyla ilgili düşüncelerimizi ortaya yazmak daha uygun olur kanaatindeyim. Böylece gereksiz elektriklenmeleri önlemiş oluruz. Zaten grubumuzun bu konudaki hassasiyetinden genel olarak çok memnunuz.

 

Yazdığım sivri cümleler üzerine Sayın Prof. Dr. İlber Ortaylı ve Ordu konusunda güçlü bir savunmaya girişilmesi beni son derece memnun etti. Çünkü bu tartışmaya sebep olan 6 cümlelik yazımda İlber Ortaylı’ya hüsn-ü zannımın olduğunu zaten yazmıştım. İlkokula başladığım 1964-1965 öğretim yılından itibaren Osmanlıya yapılan iftiralardan gına geldiğim için hepiniz gibi ben de Osmanlıya karşı insaf, izan ve adaletle bakan ve eksikleri yanında faziletlerini de anlatan bilim adamlarının sadece elini değil ayağını öperim. Nitekim “Padişah Anneleri” kitabım basıldığı zaman bizzat Topkapı Sarayı’na giderek hürmetlerimi arz ve kitabın imzalı bir nüshasını kendisine takdim ettim.

 

İnsan sevdiği birinden ummadığı bir davranış görünce, bunun etkisi başka birinden sadır olması haline göre çok başka oluyor. Osmanlının 4 asır boyunca cihana hükmettiği, gözümüzün bebeği Topkapı Sarayı’nı, layıkıyla hizmet edeceğine kani olduğu için 5 sene önce kendisine teslim eden bir iktidara ve bu iktidarın icraatına, hem de bir muhalefet partisinin mekanında vuruyor. Beğenin beğenmeyin 7 yıldır başbakanlık yapan bir kişiyi “belediyeci” diyerek aşağılıyor ve en azından amacı bakımından, farklı görüşteki kitlelerin desteklediği bir projeyi “boş laf” diyerek horluyor. Eğer hükümetin projelerini beğenmiyorsan neden randevu alıp bu görüşlerini onlarla paylaşmıyorsun? Eminim ki her bakan ve bizzat başbakan onu zevkle kabul eder ve dinler. Bu yapılmıyorsa, o zaman benim de aklıma, üyelerimizden birinin yürüttüğü bir tahminden yani ileriye dönük siyasi emellerden başkası gelmiyor.

 

Ordu ve darbe ile ilgili görüşlere gelince, 1978-1998 arası 20 yıl üniformasını taşıdığım bu mukaddes yuvanın “Peygamber Ocağı”, şerefli bir kurum olduğu konusunda en ufak bir şüphem yok. Osmanlıların da atası Kara Han (Teoman) oğlu Oğuz Han (Mete) Milat'tan önce 209 yılında tahta geçince bu orduyu kurdu. Nitekim bu tarih Türk Kara Kuvvetlerinin kuruluş tarihi olarak kabul edilmiştir. 2219 yıldır birbiri ardına kurulan Türk devletlerinin orduları bu "şeref"i hep taşıdılar. Ama bu şerefli kurumda -her organizasyonda olduğu gibi- onun mensubu olmanın ağırlığını ve sorumluluğunu taşıyamayan gafiller ve mücrimler olabilir. Böyle istisnaların olması kurumun şerefine halel getirmez. O sebeple “Ordu” denince üyelerimizin gösterdiği hassasiyetin, bu şerefli müessesenin yıpranmasına gönüllerinin razı olmamasından kaynaklandığını iyi biliyorum. Ancak müessese ile kişilerin savunulmasını karıştırmamak gerekir. Osmanlıda hatası sebebiyle idam edilen, hem de padişah damadı sadrazamları, serdar-ı ekremleri bir düşünün. Ama yine de bunların çoğunun görkemli bir türbesi vardır. İdamı, hatasının karşılığı, türbesi ise mensup olduğu kurumun şerefine gösterilen saygının karşılığıdır.

 

Başka bir konuya geçip yazımızın sonunu bir şekilde bağlayalım. Bugün 10 Şubat 2010. Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın vefatının 92. yıldönümü. Çemberlitaş’taki Türbe’ye gidemedim ama şimdi bulunduğum yerden naçizane Fatiha ve İhlas’larımı okuyup sevabını bütün selatin-i Selçukiyye ve selatin-i Osmaniyye'nin ve bilhassa onun ruhuna gönderiyorum. Şimdi… Talebelik yıllarımda okuduğum Tevfik Fikret’in şu şiirine hiç şaşırmamıştım:

 

Ey şanlı avcı, tuzağını boşuna kurmadın!
Attın...ama yazık ki, yazıklar ki vuramadın!

 

1905 yılının 21 Temmuz Cuma günü Belçikalı Ermeni terörist Edward Jorris ve çetesinin, Sultan Abdülhamid Han’a Yıldız Camii’nde Cuma namazından çıkarken tertiplediği suikast amacına ulaşmayınca, şairimiz böyle yazmıştı. Tevfik Fikret “güvendiğim bir dağ” değildi. “Ondan da bu beklenir zaten” demiş geçmiştim.

 

Ama İstiklal Marşı’nı ve başka pek çok şiirini içim kabararak okuduğum Mehmed Akif Ersoy’un, devrin meşru devlet reisi ve Müslümanların halifesine aleyhtarlığının, aşağıdaki gibi ifrat derecesinde olduğunu öğrenince yıkılmış ve “Yazıklar olsun!” demiştim:

Ortalık şöyle fena böyle müzebzep işler
Ah o Yıldız’daki baykuş ölüvermezse eğer


Çoktan beridir vardı benim bir derdim;
Gideyim, zâlimi ikaz edeyim isterdim.
O, bizim cami uzaktır, gelemez, mâni ne?
Giderim ben, diyerek vardım onun câmi'ine.
Kafes ardında hanımlar gibi saklıydı Hamid,
Âl-i Osman’dan edilmezdi bu korkaklık ümid
Belki kırk elli bin askerle sarılmış Yıldız;
O silahşörler, o al fesli herifler sayısız.
Neye mal olmada seyret herifin bir namazı:
Sade altmış bin adam kaldı, namazsız en azı!
Hele tebzîri aşan masrafı, dersen, sorma.
Gördüğüm maskaralık gitti de artık zoruma,
Dedim ki: "Bunca zamandır nedir bu gizlenmek?
Biraz da meydana çıksan da hasbıhal etsek.
Adam mı, cin mi nesin? Yok ne bir gören, ne eden;
Ya çünkü saklanıyorsun bucak bucak bizden.
Değil mi saklanıyorsun, demek ki, korkudasın;
Ya çünkü korkan adamlar gerek ki saklansın.
….
….

Düşürdün milletin en kahraman evladını ye’se
Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun ruh-i İblis’e

….

….
Gölgesinden korkan bir ödlek,
Korkuttu bizi otuz üç yıl şeriat diyerek.

….

 

Şimdi anlıyorum ki o devirde dinli dinsiz herkesin ortak hedefi Sultan İkinci Abdülhamid Han imiş. Bütün bu aleyhtarların çoğu, ondan sonraki 10 yıl içinde 10 milyon kilometrekarelik vatan onda birine düşüverince pişman olmuşlardı. Ama artık iş işten geçmişti.

 

Aman şimdi bir de Mehmed Akif tartışması başlatmayalım. Biz İstiklal Marşı dahil kendisinin coşkulu şiirlerini zevkle okuyoruz. Allah rahmet eylesin. Taksiratını affeylesin. Sadece merhum padişahın vefatının sene-i devriyesi münasebetiyle hem kendisini rahmetle yad ettik hem de yukarıdaki konuyla ilişkilendirerek Anadolu insanının “güvendiği dağlara kar yağmak” diye ifade ettiği ruh halimizi anlatmak istedik.

 

Bu makale, 10 Şubat 2010 tarihinde http://groups.yahoo.com/group/OSMANLILAR adresindeki OSMANLILAR mesajlaşma grubunda yayınlanmıştır.

YABANCI GÖZLERİN TARAFSIZLIĞI (26.12.2009)

Aşağıdaki yazının üyelerimizin “canını sıktığı”, bana ulaşan birkaç geri dönüşten anlaşılıyor. “Bu tür ön yargılı yazılar gruba gönderilmesin” denebilir. Ancak çok şükür ki grup üyelerimizin, koca Osmanlının 623 yıllık muazzam tarihiyle ilgili görüşü, böyle bir iki çiziktirmeyle değişmeyecek kadar sağlamdır. Vatandaş 30 öğrencilik sınıfına hakim olamaz, kalkar 23 milyon kilometrekareye hükmetmiş, dünya tarihinde silinemez derin izler bırakmış Osmanlıyı aklı sıra bir makalede siler atar.

 

Mahir Çayan’ın arkadaşı, Cem TV’de Cumhuriyetin Bekçileri isimli bir program yapan bu iktisatçı akademisyenin, Galatasaray Üniversitesi'nde vermekte olduğu kültür tarihi derslerinden birinde, kendisine itiraz eden bayan öğrencisine "Dır dır edip durma karşımda, bırak bu evli kadın ayaklarını" şeklinde bir tepki gösterdiğini, akabinde bazı öğrencilerin dersi terk ettiğini internetten öğrenebilirsiniz.

 

“Neresini düzeltelim?” dedirtecek bu karalamada geçen asılsız isnatların tersi bir durum için, şu sıralar üzerinde durduğum bir husus olması bakımından 1541-1686 yılları arasında 145 yıl Osmanlı toprağı olan Macaristan’dan bir örnek vermek istiyorum. Bugün Macar tarihçileri tarafından da tespit ve teslim edilmiştir ki çoğu seneler, değil merkeze para göndermek, Macaristan’ın imarı için merkezden bu eyalete takviye yapılmıştır.

 

Bu bedbaht kafanın ecdadından (ecdadı mı acaba?) esirgediği hüsn-i zannı yabancı ağızlardan dinlemek için, rahmetli Prof. Dr. İsmet Miroğlu Hocanın, Tarih ve Medeniyet, Ocak 1999 sayısında yayınlanan, daha önce gruba da gönderdiğim “Osmanlı Yönetiminde İnsan ve Hukuka Saygı” isimli uzun makalesinden bir bölümü aşağıya koyuyorum:

 

Osmanlı-Türk adalet sistemi aynı çağlarda diğer sistemlerle mukayese edildiği zaman, klasik devir Osmanlı Türkiye'sindeki adalet sisteminin üstünlüğü gün gibi ortaya çıkar. Nitekim o devrin Batılı müşahitleri kaleme aldıkları eserlerinde bu hakikatleri dile getirmekten kendilerini alamamışlardır:

 

Franz Babinger (1891–1967): “Padişahın imparatorluğunda, herkes kendi halinde bahtiyar olabilirdi. Mutlak bir dini hürriyet hüküm sürerdi ve kimse şu veya bu inanca sahip olduğundan dolayı bir zorlukla karşılaşmazdı” (Mahomet II, Le Conquerant et Son Temps 1432-1481, Paris 1954).

 

Fairfax Davis Downey (1893-1990): “Birçok Hıristiyan, adaleti ağır ve kararsız olan Hıristiyan ülkelerindeki yurtlarını bırakarak Osmanlı ülkesine gelip sığınıyordu” (The Grand Turke, Suleyman the Magnificent, sultan of the Ottomans, New York 1929).

 

Fernand Grenard (1866-19??): “Osmanlı, idaresinin, fethedilen memleketler için, son derece liberal olduğunu kaydetmeden geçmemelidir. Bu memleketler ahalisini Türkler, dillerinde, dinlerinde hatta bazen iç düzenlerinin büyük bir kısmında tamamen serbest bırakıyorlardı. Osmanlılar için çok defa, nereyi almak ve memleketin dış savunma ve iç asayişini sağlamak kâfi geliyordu” (Grandeur et Décadence de l'Asie, Paris 1939).

 

Leopold von Ranke (1795–1886): “XVI. asırda dünyaya hâkim olan dinlerden hangisinin siyaset bakımından en kuvvetlisi olduğu sorulduğunda, İslam dinine üstünlük tanımakta tereddüt etmeyiz. Bu din, Türk fetihleri sayesinde, XV. yüzyılda, o zamana kadar teması olmayan yerlerde, Avrupa’nın göbeğinde etrafa yayılmış bulunuyordu” (Deutsche Geschichte im Zeitalter der Reformation, Berlin 1852).

 

Oskar Kolling: “Bu eski hakikati, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun çöktüğü 1918 yılında komşu milletler, bize yeniden hatırlattılar. 16. asırdan 340 sene sonra hümanizm devrinde Macar hududunda aynı hadisat tekerrür etti. Fakat böyle bir mukayese yapıldığı zaman 16. asır Türk idarecilerinin, zavallı halkın hukukunu korumak hususundaki gayretleri önünde eğilmek arzusunu duyarız” (Macar Serhadlerinde XVI. Asır Türk Devri, Ülkü Dergisi, sy. 82, s. 309),

 

Yine aynı müellif şöyle der: “ Bu vesikalardan anlaşılıyor ki, Türk yöneticileri en buhranlı zamanlarda bile, düşmanlarına veya dostlarına karşı olan taahhütlerini bozmak hatasına asla düşmek istememişlerdir. Avrupa’da sulh zamanında bile engizisyon mahkemeleri ve idam sehpaları faaliyette bulunuyordu. Bilhassa ücretli askerlerden teşekkül eden ordu toplanınca, halk, bütün malı ile beraber zulüm aleti haline geldi. Bunlar, hiçbir vicdan azabına düşmeksizin ırkdaşlarını soyar, ezer, öldürürlerdi. Kısacası Türk hükümdarları, gerçekten halkın hayatı ile ilgilenmişlerdir. Naklettiğimiz vesika suretleri de şüpheye yer bırakmayacak şekilde bunu göstermektedir”.

 

http://www.newsweekturkiye.com/haberler/detay/33207/eski-osmanlclk

 

Söz konusu yazı yukarıdaki linkte bulunamıyor. Aşağıdaki link denenebilir:

 

http://resimkitapvideo.blogspot.com/2009/11/eski-osmanlclk.html

 

Bu yazı, 26 Aralık 2009 tarihinde http://groups.yahoo.com/group/OSMANLILAR adresindeki OSMANLILAR mesajlaşma grubunda yayınlanmıştır.

LONDRA BELEDİYE BAŞKANI'NIN OSMANLI KÖKENİ (8.9.2009)

4 Mayıs 2008 tarihinden beri Londra Belediye Başkanı bulunan Boris Johnson’la ilgili bir gazete haberini, ardından onun Osmanlı atalarına uzanan şeceresini veriyorum.
 

"Müslümanları anlamak için bir gün oruç tutun"

07 Eylül 2009 Pazartesi

Londra’da yaşayan binlerce Müslümanın ramazanını tebrik etmek için evlerine ziyaretlerde bulunan ve iftar yemeklerine katılan Londra Belediye Başkanı Boris Johnson, ilginç bir çağrıda bulundu. Londra Müslüman Merkezini ziyaret ederek camide bir konuşma yapan Belediye başkanı, ülkesinde yaşayan gayrimüslimlerin, Müslüman komşularını anlamaları için bir gün oruç tutmalarını tavsiye etti.

Ali Kemal Bey (1867-1922)

 

Hacı Ahmed Efendi = Hanife Feride Hanım

I

Ali Kemal Bey = Winifred Brun

I

Osman Wilfred Ali Kemal = Irene Williams Bromley

I

Stanley Patrick Johnson = Charlotte Johnson Wahl

I

Alexander Boris de Pfeffel Johnson

 

Boris Johnson (1964- )

 

 Ali Kemal Bey ile babası İsviçreli, annesi İngiliz olan eşi Winifred ortada, sağda baldızı Viva, solda kayınvalidesi Margaret 1903'teki evlenme törenlerinde. 

Bu yazı, 8 Eylül 2009 tarihinde http://groups.yahoo.com/group/OSMANLILAR adresindeki OSMANLILAR mesajlaşma grubunda yayınlanmıştır.

Saturday the 24th. Telif Hakkı © 2012 http://www.ibrahimpazan.com Her hakkı saklıdır.
Copyright 2012

©