Makaleler

DİYANET İŞLERİ BAŞKANI’NIN HASSASİYETİ (11.6.2019 Yeni Çağrı)

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, 5 Haziran 2019 tarihinde yani Ramazan Bayramı’nın ikinci günü Twitter hesabından iki mesaj paylaştı. Mesajlar aynen şöyleydi:

“Ramazan Bayramı'nın Şeker Bayramı diye ifade edilmesi yanlıştır. Şeker Bayramı diye bir bayram yoktur. Bu bayram, Ramazan Bayramı'dır ve bir ibadettir. Böyle bir ifade Ramazan'ın kutsiyetine hafiflik getiriyor. Bu şekilde kullananlar bundan vazgeçsinler.”

“Bayramı tatil olarak görmeyelim, çünkü bu bir ibadettir. Büyüklerimizi, sevdiklerimizi ziyaret edelim. Hatırı sorulmamış hiçbir hasta, gönlü alınmamış hiçbir yaşlı bırakmayalım. Yetimlerin, gariplerin, kimsesizlerin tebessümleriyle bayramımıza bir kat daha anlam katalım.”

Başkan’ın özellikle Ramazan Bayramı’na “Şeker Bayramı” denmemesi gerektiği ile ilgili ifadeleri hem sosyal medyada hem de gazete ve televizyonlarda gündem oldu. Bu görüşü bazıları destekledi bazıları da karşı çıktı.

Konuyla ilgili bildiklerimi açıklamadan önce şunu en baştan söylemek istiyorum: Diyanet İşleri Başkanlığı gibi çok önemli bir makamda bulunan Erbaş’ın gösterdiği bu hassasiyete çok memnun oldum. Eğitimleriyle ve makamlarıyla toplumun önünde olanlar, özellikle dinimiz söz konusu olduğunda işte böyle hassas davranmalı. Dinimizin, Peygamber efendimiz ve dört halifesinden bize tevarüs ettiği şekliyle hiç bozulmadan uygulanmasına ön ayak olmalılar.

ŞEKER BAYRAMI DEMEK MAHZURLU MU?

Ramazan ayında oruç tutmak, fitre vermek, bayram namazı kılmak ibadettir. Ancak bayrama Ramazan Bayramı veya Şeker Bayramı demek ibadet değildir. Şu kadar var ki 1400 küsur senedir kutlanan dini bayramlarımızı ve kandil gecelerimizi asırlardır söylenegeldiği gibi isimlendirmek gerekir. Mesela her sene Rebiyülevvel ayının 12’nci gecesi idrak edilen Mevlid Kandili’ni miladi takvime göre başka zamanlarda kutlamak ve Kutlu Doğum Haftası gibi isimler vermek çok yanlış uygulamalardı. Çok şükür bu sinsi FETÖ projelerinden, 15 Temmuz 2016 kanlı askerî darbe girişimi akabinde vazgeçildi.

İlmihâl kitaplarından öğrendiğimize göre Ramazan Bayramı’nda, bayram namazından önce hurma veya şeker gibi tatlı şeyler yemek müstehabdır. Kurban Bayramı namazından önce ise bir şey yememek müstehabdır. Bu sebeple bazı yörelerde Ramazan Bayramı’na Şeker Bayramı da denmektedir. Böyle söylemenin bu mübarek bayramı küçümsemek gibi bir amacı asla yoktur. Sadece yukarıda bahsettiğim müstehaba atfen denilmektedir.

Din kitaplarında ve Arap memleketlerinde Müslümanların iki dinî bayramından Kurban Bayramı’na Iydü'l-Adhâ, Ramazan Bayramı’na da Iyd’ül-Fıtr denmektedir. Iyd Arapça bayram, adhâ, kurbanlar, fıtr da iftar etmek yani oruç açmak demektir. Kurban Bayramı’na bazı yörelerde hac ibadetine atfen Hacı Bayramı denilmektedir. Bunun gibi Ramazan Bayramı yani Fıtır Bayramı’na Şeker Bayramı denmesi de Türk halkının tamamen saf ve temiz niyetlerle yaptığı isimlendirmelerdendir.

Ayrıca "Şeker Bayramı" isimlendirmesi yeni bir husus değildir. Bize Osmanlı devrinden kalmıştır. Şemseddin Sami Bey’in hicri 1317 yani 1899 yılında İstanbul’da basılan ve Osmanlıca sözlüklerin en meşhurlarından olan Kamus-ı Türkî’sinin 957. sayfasında “Iyd” kelimesi açıklanırken “Iyd-i Fıtr: Ramazan Bayramı, Şeker Bayramı” denilmektedir.

HASSASİYET BEKLENTİLERİMİZ

Diyanet İşleri Başkanımızın bir isimlendirme konusuna gösterdiği bu samimi hassasiyetten cesaret alarak namaz ve oruç gibi çok önemli iki ibadetle ilgili aşağıdaki hususa dikkat çekiyorum:

Osmanlı Devleti zamanında asırlarca uygulanagelen namaz vakitleri malum olduğu üzere, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından alınan ani bir kararla 1 Ocak 1983 gününden itibaren değiştirildi. Bir gün içinde mesela Ankara için vakitler imsakte 20 dakika ileri, yatsıda 9 dakika geri alındı.

Bilindiği gibi vakit İslam’ın beş şartından olan namaz ve orucun farzlarındandır. Namazı vakti girdikten 3-5 dakika sonra kılmak veya orucu 3-5 dakika geç açmak bu ibadetlerin sıhhatine hiçbir zarar vermez. Ancak tersi olursa bütün ilmihal kitaplarına göre bu ibadetler fasit olur. İslam’ın ana ibadetleri olan namaz ve orucun kabulü için şart olan vakit farzının yerine getirilmesi konusunda ne yazık ki Diyanet İşleri Başkanlığımızdan beklediğimiz hassasiyeti göremiyoruz. 36 sene önce bir günde değiştirilen namaz vakitlerine bu sene maalesef akşam namazının 2-3 dakika önce okunması da eklenmiştir. Bizim milletimiz müezzin “Allahü ekber!” deyince orucunu hemen açma temayülündedir. “Varsa bir yanlışlık Diyanet veya müezzin düşünsün.” demek ibadetimizi kurtarmaz. Özellikle bu konuda yetkililerimizden hassasiyet bekliyoruz.

FETÖ’NÜN DİN TAHRİBATININ ONARILMASI

Dinimizi bozma ve içini boşaltma girişimlerine anında tepki vermek en başta Diyanet’in görevidir. Geçmişte FETÖ’nün bu tarz girişimlerine karşı Diyanet’in etkisiz kaldığını hem eski Diyanet İşleri Başkanı itiraf etmiş hem de Cumhurbaşkanı ifade etmişti.

15 Temmuz darbe girişiminin hemen akabinde 3 Ağustos 2016’da toplanan Olağanüstü Din Şurası'nda Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle demişti:

“Yurt dışında yürüttükleri eğitim faaliyetlerinin hatırına bunlara müsamaha gösterdik. Hatta ve hatta Allah dedikleri için müsamaha gösterdik. Ortak bir yanımız var dedik. Ama aynı menzile farklı yollardan giden bir yapı olarak gördüğümüz bu yapının, sinsi emellerin örtüsü olduğunu uzun süre göremedik. 2010 yılından itibaren bu tespiti paylaştığım üst kademe yöneticisi oldu. O yıldan itibaren tavrımız değişti. 2012 yılından itibaren bu yapıyla ilgili rezervlerimizi ortaya koyduk. Her şeye rağmen, bu hain örgütün gerçek yüzünü çok daha önceden ortaya dökememiş olmanın üzüntüsü içerisindeyim. Bundan dolayı hem Rabbimize hem de milletimize verecek hesabımız olduğunu biliyorum. Rabbim de milletim de bizi affetsin.”

Cumhurbaşkanı’nın bu ifadesinden tam bir sene sonra zamanın Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, 26 Temmuz 2017 günü Diyanet İşleri Başkanlığı konferans salonunda düzenlenen ve “Kendi Dilinden FETÖ, Örgütlü Bir Din İstismarı” başlığı altında FETÖ elebaşının 40 yıllık dinî söyleminin incelendiği çalışmanın paylaşıldığı basın toplantısında şöyle konuşmuştu:

“İnsanları dinleri konusunda duyarlı kılmak, onlara dinde feraseti öğütlemek elbette Diyanet İşleri Başkanlığının asli vazifeleri arasındadır. Şu günlerde gördük ki bu vazife ziyadesiyle önemlidir. Şahıslardan, kişilerden bağımsız olarak Başkanlık, bu kurumsal vazifesini ifa etmek durumundadır. Bu kötü tecrübenin ardından şunu ifade etmeyelim: Başta şahsım olmak üzere bütün din âlimleri, sureti haktan görünen karanlık yapıların kirli emellerine karşı müminlerin kalplerini, zihinlerini vakitlice uyandırmak zorundadır. Kur'an, sünnet ve aklıselimin gerçek esaslarını güçlü ve hikmetli bir sesle hatırlatmak âlimlerin en büyük vazifesidir. Aksi halde yeniden bu kötülük örgütleri galebe çalacak ve bugün olduğu gibi âlimler hep mahcup olacaktır. Allah bir daha bizleri mahcup eylemesin. Durum böyleyken on yıllardır konuşan FETÖ elebaşını neden daha önce ifşa edemediğimiz sorgulanmak durumundadır. Fakat bu sorumluluk sadece Diyanet’e mi aittir, sadece din âlimlerine mi aittir? Başkanlık, halkı din konusunda aydınlatmak, onu basiretli kılmak, onu yalancı dindarlıklara terk etmemekle mükelleftir. Peki ya üniversitelerin görevi yok mudur? Türkiye’de 100 ilahiyat fakültesi var. Bir tane mastır tezi olmaz mı, bir tane doktora tezi yapılamaz mıydı? Yapıldı, ama övgülerle dolu tezler yazıldı.” 

FETÖ’nün nasıl eli kanlı bir örgüt olduğunun tam anlamıyla ortaya çıktığı 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından neredeyse 3 sene geçti. Diyanet’in ve Akademi’nin yani İlahiyat Fakültelerinin, FETÖ’nün yaptığı din tahribatının onarılması, bu hususta toplumun bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi konusunda üzerine düşeni tam olarak yaptığını sanırım kimse iddia edemez. Cumhurbaşkanımız 3 seneden beri siyasi olarak nasıl çok güçlü ve tavizsiz bir duruş sergiliyorsa, Diyanet ve Akademi’den de FETÖ’nün yıllar boyu akıttığı zehirlere panzehir olacak makaleler, paneller, televizyon programları, yüksek lisans ve doktora tezleri ve diğer aktivitelerle güçlü bir tepki verilmesini bir vatandaş olarak talep ediyorum.

 Bu makale, 11 Haziran 2019 tarihli Yeni Çağrı gazetesinde yayınlanmıştır.

https://www.yenicagri.com/wp-content/uploads/2019/06/yeni-cagri-gazetesi-11-haziran-2019-sali-tarihli-gazete-sayfalari-5.jpg

 

MEKKE-İ MÜKERREME: GÖZYAŞI ŞEHRİ (29.8.2017 Yeni Çağrı)

Mekke-i Mükerreme, Peygamber Efendimizin doğduğu, kendisine peygamber olduğunun bildirildiği, ilk vahyin indiği ve İslam dinini yaymaya başladığı mübarek şehirdir. Hac ve umre için buraya gelen talihli Müslümanlar bu şehrin, Kâbe-i Muazzama, Hacerü’l-Esved, Hira Mağarası, Sevr Mağarası, Cennetü’l-Mualla Kabristanı, Cin Mescidi, Arafat, Mina, Müzdelife ve Cemerat gibi pek çok yerinde Peygamber Efendimizin mübarek izlerini sürmekte, kokusunu hissetmektedir.

BEKKE: GÖZYAŞI VADİSİ

Kur’ân-ı Kerîm’de Mekke şehri, birinde “Bekke” şeklinde olmak üzere iki ayette zikrediliyor. Fetih suresi 24. ayetinde mealen “O, Mekke’nin göbeğinde, sizi onlara karşı üstün kıldıktan sonra, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çekendir. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir.” buyurulmaktadır. Âl-i İmrân suresi 96. ayetinde ise mealen şöyle buyurulur: “Şüphesiz, insanlar için kurulan ilk ibadet evi elbette Bekke’de, âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olarak kurulan Kâbe’dir.” Tabii Mekke şehri kastedilerek “beled”, “beledü’l-emîn” ve başka kelime ve ibarelerin geçtiği ayetler de mevcuttur.

Bazı rivayetlerde, Kur’ân-ı Kerîm’den önce indirilmiş, ancak insanlar tarafından daha sonra tahrif edilmiş diğer semavi kitaplarda geçen bazı ifadelere atıfta bulunularak “Bekke”nin, Kâbe’nin içinde bulunduğu “Gözyaşı Vadisi” olduğu bildirilmiştir. Mekke ise Kâbe’nin içinde bulunduğu vadi ile beraber diğer mücavir vadileri de içine alan şehirdir.

HAZRETİ ÂDEM’İN GÖZYAŞLARI

Mekke-i Mükerreme ile ilgili “Gözyaşı Vadisi” rivayeti doğru olsun veya olmasın bu şehrin tarihinin gözyaşıyla başladığı bir gerçektir.

Allahü Teâlâ hazretleri âlemi yoktan var etti ve ilk insan olan Hazreti Âdem’i topraktan yarattı. Sonra cesedine ruh verdi ve “Ona secde ediniz” diye meleklere emretti. Bütün melekler Hazreti Âdem’e secde ettiler. Fakat İblis, kibir ve hasedinden dolayı ona secde etmedi. Bunun için Hakk’ın huzurundan kovuldu ve lanetlendi. Bu sebepten o da Hazreti Âdem’e düşman oldu. Ondan sonra Cenabı Hak Havva validemizi yarattı ve Hazreti Âdem’e nikâh etti. İkisini de Cennet’e koydu ve ‘‘Yiyiniz, içiniz, lakin şu ağaca yaklaşmayınız.” dedi. Şeytan ise bir yolunu bularak Cennet’e girdi ve Âdem ile Havva’nın yanına gitti. Onlara dedi ki: “Allah sizi o ağaçtan niçin men etti biliyor musunuz? Eğer siz ondan yerseniz, artık sizin için ölüm olmaz, ebediyen Cennet’te kalırsınız.” Böylece önce Havva validemizi, onun vasıtasıyla da Hazreti Âdem’i aldatıp ikisine de o ağacın meyvesinden yedirdi. Bunun üzerine Allahü Teâlâ ikisini de Cennet’ten çıkardı ve yeryüzüne indirdi. Hazreti Âdem Hindistan taraflarına, bir rivayete göre Serendib yani Seylan Adası’na ve Havva validemiz Cidde’ye düştü.

Hazreti Âdem ve Havva validemiz çok ağladılar ve Allahü Teâlâ'ya yalvardılar. Birbirlerinden iki yüz sene müddetle ayrı kalan Âdem Aleyhisselam ve Havva validemizin tövbe ve duaları sonunda kabul oldu. Hazreti Âdem’e Mekke tarafına git diye vahiy geldi. Âdem Aleyhisselam da oraya gidip bir rivayete göre Arafat’ta bugün Cebel-i Rahme denilen tepede Havva validemiz ile buluştu. Sonra bütün insanlar onlardan üredi, birçok kavimler, sınıf sınıf milletler türedi. Şeytan’ın da zürriyeti çoğaldı ve Hazreti Âdem’in evlatlarını, torunlarını azdırmakla meşgul oldu.

HAZRETİ İBRAHİM’İN İMTİHANI

Asırlar sonra İbrahim Aleyhisselam, Cenabı Hakk’ın kendisine ihtiyarlık devresinde ihsan ettiği gözünün nuru oğlu Hazreti İsmail’i kurban etmesi emredilince, hanımı Hazreti Hacer ile oğlunun yaşadığı Mekke’ye gelir. Babasına büyük bir metanet ve teslimiyetle “Babacığım, sana ne emrediliyorsa yap, inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” diyen Hazreti İsmail, Cenabı Hakk’ın emrine hiç tereddüt etmeden uyan Hazreti İbrahim ve hanımı Hacer validemiz gözyaşlarına boğulur, hatta melekler de onlarla birlikte ağlar.

Ancak bıçak Hazreti İsmail’in boğazını kesmez, imtihanı kazandıkları için kurban edilmesi için gökten bir koç indirilir. Nitekim Saffât suresinde bu hadise şöyle anlatılır: “Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine yatırınca, ‘Ya İbrahim!’ diye nida ettik. ‘Rüyaya sadakat gösterdin.’ Biz ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Şüphesiz bu apaçık bir imtihandır. Biz ona fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini işte böyle mükâfatlandırırız.”

İLK MÜSLÜMANLARIN GÖZYAŞLARI

Nihayet ahır zaman Peygamberi Muhammed Aleyhisselam Mekke’de zuhur eder. Kırk yaşındayken peygamber olduğu bildirilir. İlk Müslümanlar çok sıkıntı çekerler. Müşriklerin akıl almaz işkencelerine maruz kalırlar. Otuzuncu Müslüman Hazreti Yaser’i dininden dönmesi için çıplak olarak kızgın taşlara yatırırlar. Dönmeyince ellerini ve ayaklarını iplerle dört deveye bağlayıp aksi istikametlere sürerler. Kocasının böyle vahşice şehit edildiğini görmesine rağmen sabreden ve dininden yine dönmeyen Sümmeye Hatun da Ebu Cehil’in mızrağıyla can verir. Müslümanların gözyaşları kırkıncı Müslüman Hazreti Ömer’in kelime-i şehadet getirmesiyle biraz hafifler.

HACILARIN GÖZYAŞLARI 

Hicret’ten hicri 1438, miladi 1395 yıl sonra hacılar yine bu mübarek Mekke şehrinde Kâbe-i Muazzama etrafında tavaf ediyor, bu mübarek binanın duvarlarına yüz sürerek gözyaşı döküyorlar. Âdem, İbrahim, İsmail ve sevgili peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam ile mübarek arkadaşlarının hatıralarıyla dolu bu mukaddes şehrin manevi havasını doyasıya teneffüs ediyorlar. Gözyaşı şehri Mekke-i Mükerreme’de bu doyumsuz nimetlere kavuşanlara afiyet olsun.

 

Bu makale, 29 Ağustos 2017 tarihli Yeni Çağrı Gazetesi'nde yayınlanmıştır.


http://www.yenicagri.com/wp-content/uploads/2017/08/yeni-cagri-gazetesi-29-agustos-2017-sali-tarihli-gazete-sayfalari-6.jpg

 

BİN AYDAN HAYIRLI GECE (28.5.2019 Yeni Çağrı)

Hadis-i şerifte “Bu ay öyle bir aydır ki, ilk günleri rahmet, ortası af ve mağfiret, sonu Cehennemden azat olmaktır.” buyurulan, on bir ayın sultanı mübarek Ramazan ayının son günlerini yaşıyoruz. Hicret’in ikinci senesinde bu ayda oruç tutmak farz oldu. Peygamber efendimiz ve mübarek arkadaşları, ilk Ramazan orucunun 12’inci gününde Bedir Muharebesi için Medine’den çıktılar. Cenabı Hakk’a şükürler olsun ki oruç tutulan 1439’uncu Ramazan-ı Şerif ayını biz talihli Müslümanlar bu sene idrak ettik ve İslam’ın beş şartında dördüncüsü olan bu çok mühim farzı yerine getirdik. Çok mühim sünnet olan teravih namazlarına devam ettik, fitrelerimizi verdik. Cenabı Hakk’ın sonsuz merhametine güvenerek Cehennemden azat ettiklerinin arasında olmayı ümit ediyoruz.

MÜBAREK GECELER

Müslümanların on mübarek gecesi vardır:

1. Kadir Gecesi: Ramazan-ı şerif ayı içinde bulunan bir gecedir. Kur’ân-ı Kerîm’de övülen en kıymetli gecedir. Kur’ân-ı Kerîm Peygamber efendimize bu gece gelmeye başladı.

2. Arefe Gecesi: Arefe günü ile Kurban bayramının birinci günü arasındaki gecedir. Yani Zilhicce ayının dokuzuncu ve onuncu günleri arasındaki gecedir.

3. Fıtır Bayramı Gecesi: Ramazan-ı şerif ayının son günü ile bayramın birinci günü arasındaki gecedir.

4. Kurban Bayramı Geceleri: Kurban bayramının birinci, ikinci ve üçüncü günlerinden sonraki gecelerdir.

5. Mevlid Gecesi: Rebiyülevvel ayının on birinci ve on ikinci günleri arasındaki gecedir. Dünyadaki bütün insanlara peygamber olarak gönderilen, peygamberlerin sonuncusu ve en üstünü Muhammed “aleyhisselâm”ın doğduğu gecedir.

6. Berat Gecesi: Şaban ayının on beşinci gecesidir. Yani on dördüncü günü ile on beşinci günü arasındaki gecedir. Allahü teâlâ ezelde, hiçbir şey yaratmadan önce, her şeyi takdir etti, diledi. Bunlardan bir yıl içinde olacak her şeyi, bu gece meleklere bildirir.

7. Miraç Gecesi: Recep ayının yirmi yedinci gecesidir. Peygamber efendimizin göklere çıkarıldığı, bilinmeyen yerlere götürüldüğü gecedir.

8. Regaip Gecesi: Recep ayının ilk cuma gecesidir. Recep ayının her gecesi kıymetlidir. Her cuma gecesi kıymetlidir. Bu iki kıymetli gece bir araya gelince, daha da kıymetli olmaktadır.

9. Muharrem Gecesi: Muharrem ayının birinci gecesi, Müslümanların kamerî yılbaşı gecesidir.

10. Aşure Gecesi: Muharrem ayının onuncu gecesidir. Muharrem ayı, Kur’ân-ı Kerîm’de kıymet verilen dört aydan biridir. Aşure, bu ayın en kıymetli gecesidir.

Bu on geceden başka, Ramazan bayramının diğer geceleri, Zilhicce ayının ilk on geceleri, Muharrem ayının ilk on geceleri ve her cuma ve pazartesi gecesi de mübarektir.

KADİR GECESİ

Kur’ân-ı Kerîm’deki 114 sureden biri olan Kadr Suresi özel olarak Kadir Gecesi hakkında indirilmiştir. Cenabı Hak şöyle buyuruyor: “İnnâ enzelnâhü fî leyleti’l-kadr. Vemâ edrâke mâ leyletü’l-kadr. Leyletü’l-kadri ḣayrün min elfi şehr. Tenezzelü’l-melâiketü ve’r-rûhu fîhâ bi-iżni rabbihim min külli emr. Selâmün hiye hattâ matla’i’l-fecr.”

Meal-i şerifi: “Şüphesiz biz Kur’an’ı Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Cebrail, bütün emirleri yerine getirmek için inerler. O gece, tanyeri ağarıncaya kadar süren bir selâmettir.” (Kadr 97/1-5)

Kadir Gecesi’nin Ramazan ayının kaçıncı gecesi olduğu bildirilmemiştir. Ancak İslam âlimlerinin bu hususta keşifleri vardır. İmam-ı Şâfi’î hazretleri Ramazan’ın on yedinci, İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe hazretleri yirmi yedinci gecesi olması çok vaki olur dedi. Yirmi ile otuzuncu geceleri arasında arayınız denildi.

80 SENE İBADETE BEDEL

Kur’ân-ı Kerîm’de verilen rakamdan yola çıkarsak 1000 ay, hicrî 83 seneden fazla bir müddeti gösterir ki miladi olarak 81 seneye yakın bir süredir. Cenabı Hakk’ın bir lütfu olarak ömrü boyunca bir defa bile Kadir Gecesi’ni bulup o geceyi layıkıyla ihya eden bir kişi, bütün ömrünü taat ve ibadetle geçirmiş gibi sevap kazanmaktadır.

Peki, mübarek bir gecenin ihya edilmesi ne demektir? Mevlânâ Muhammed Rebhâmî Riyâdu’n-Nâsıhîn kitabında büyük İslam âlimi İmam-ı Nevevî hazretlerinden naklen şöyle bildiriyor: “Gecenin on iki kısmından bir kısmını -yani bir saat kadar- ihya etmek, yani okumak, kılmak, dua etmek, bütün geceyi ihya etmek olur.”

EN KESTİRME YOL

Kadir Gecesi’ni bulmanın en kestirme ve emniyetli yolu, Ramazan ayının bütün gecelerini ihya etmek olsa gerektir. Zaten Ramazan ayının bütün gün ve geceleri çok kıymetlidir. Büyük İslam âlimi İmam-ı Rabbânî hazretleri Mektubât kitabının birinci cilt, 162. mektubunda şöyle buyuruyor:

“Mübarek Ramazan ayında da bütün iyilikler, bütün bereketler bulunur. Her iyilik, her bereket, Allahü teâlânın zatından gelmekte, onun şü’ûnlarından hâsıl olmaktadır. Her kusur, her kötülük de mahlûkların zatlarından ve sıfatlarından hâsıl olmaktadır. Nisâ sûresinin 78. âyetinde meâlen, “Sana gelen her güzel şey, Allahü teâlâdan gelmektedir. Sana gelen her kötülük de kendindendir.” buyuruldu. Bunun için, bu aydaki iyiliklerin, bereketlerin hepsi, Allahü teâlânın zatındaki üstünlüklerden gelmektedir. Bu üstünlüklerin hepsi de ‘kelâm’ şânında bulunmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm, bu ‘kelâm’ şânının hakikatinin hepsinden hâsıl olmuştur. Bundan dolayı, bu mübarek ayın, Kur’ân-ı Kerîm ile tam bağlılığı vardır. Çünkü, Kur’ân-ı Kerîm’de bütün üstünlükler bulunmaktadır. Bu ayda da o üstünlüklerden hâsıl olan bütün iyilikler bulunmaktadır. Bu bağlılıktan dolayı, Kur’ân-ı Kerîm bu ayda nazil oldu. Bakara suresinin 185. âyetinde meâlen, “Kur’ân-ı Kerîm, Ramazan ayında indirildi.” buyuruldu. Kadir gecesi bu aydadır. Bu ayın özüdür. Kadir gecesi, çekirdeğin içi gibidir. Ramazan ayı da kabuğu gibidir. Bunun için, bir kimse, bu ayı saygılı, iyi geçirerek bu ayın iyiliklerine, bereketlerine kavuşursa, bu senesi iyi geçerek, hayırlı ve bereketli olur. Allahü teâlâ, hepimizi bu mübarek ayın iyiliklerine, bereketlerine kavuştursun. Her birimize bundan büyük pay versin!”

 Bu duaya canı gönülden âmin diyor, yaklaşan mübarek Ramazan bayramınızı tebrik ediyorum. Cenabı Hak bu mübarek günler yüzü suyu hürmetine dinimize, milletimize ve ülkemize hizmet edenlere yardım eylesin. Dinimiz, milletimiz ve ülkemiz için kötülük düşünenlere de fırsat vermesin.

 Bu makale, 28 Mayıs 2019 tarihli Yeni Çağrı gazetesinde yayınlanmıştır.

https://www.yenicagri.com/wp-content/uploads/2019/05/yeni-cagri-gazetesi-28-mayis-2019-sali-tarihli-gazete-sayfalari-5.jpg

SÜRGÜNÜN SON ŞAHİDİ VEFAT ETTİ (22.1.2019 Yeni Çağrı)

3 Mart 1924 Pazartesi günü Ankara’daki Büyük Millet Meclisi’nde, Osmanoğulları için çok mühim bir kanun teklifi müzakere ediliyordu. Altyapısı önceden hazırlanmış ve kararı verilmiş olan bu konuda son noktayı koymak için Meclis’teki mebusların acelesi vardı. Urfa mebusu Şeyh Saffet Efendi ve 53 arkadaşının imzası bulunan teklif üzerindeki müzakereler ve resmî ismiyle “Hilâfetin İlgâ ve Hanedan-ı Osmanî’nin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun” olarak kabulü 5 saat içinde tamamlandı.

Osmanoğulları için Sürgün Kanunu’nun çıktığı 3 Mart 1924 günü, son padişah Sultan Mehmed Vahîdeddin Han, son halife Abdülmecid Efendi ve şehzade unvanını taşıyan 35 kişiyle birlikte ailenin toplam 37 erkek üyesi bulunuyordu. Sadece saltanat davası güdebilecek bu 37 kişiyi kapsaması beklenirken bizdeki sürgünün kapsamı, başka ülkelerdekinden farklı olarak çok geniş tutulmuştu. Sultan denilen padişah ve şehzade kızları (42 kişi), bu sultanların sultanzade denilen erkek (16 kişi) ve hanımsultan denilen kız çocukları (15 kişi), ayrıca buraya kadar sayılanlardan evli olanların zevç (18 kişi) ve zevceleri (27 kişi) ile birlikte kanunun saydığı kişi sayısı 155'i bulmaktaydı. Aralarında Seniha Sultan gibi 72 yaşında pir-i fani olan da vardı, Melike Hanımsultan gibi annesinin kucağında 15 günlük bebek olan da. Ayrıca kanunen sürgüne gitmesi gerekmediği halde, çocuklarından ayrılamayan anneler, annelerinden ayrılamayan çocuklar, kızı ölmüş bulunduğu için torunlarıyla giden anneanneler, kalfa, ağa, mürebbiye, muallim gibi efendilerinden ayrılamayan ve bendegân denilen hizmetlilerle birlikte gerçek sürgün sayısı 250'yi buluyordu.

ÖNCE HALİFE GÖNDERİLİYOR…

3 Mart 1340 (1924) tarih ve 431 numaralı Sürgün Kanunu 13 maddeyi ihtiva ediyordu. 3. maddede “İkinci maddede mezkûr kimseler işbu kanunun ilanı tarihinden itibaren azami on gün zarfında Türkiye Cumhuriyeti arazisini terke mecburdurlar.” deniyordu. Ancak kanun kapsamına giren hanedan üyeleri ve mensuplarından, o sırada hasta yatağında yatmakta olan Sultan V. Murad Han’ın kızı Fatma Sultan ile eşi ve üç çocuğu hariç hiçbirisi sözü edilen 10 günlük süreyi kullanamamışlardır. Kanun, 6 Mart 1924 tarihli Resmî Cerîde'de (Gazete'de) yayınlandığına göre vatanı terk için son gün 15 Mart olmalıydı. Hâlbuki Halife Abdülmecid Efendi’ye, daha kanunun Meclis’te kabul edildiği gün, gece yarısı, İstanbul Valisi Haydar Bey ve Polis Müdürü Sadettin Bey tarafından tebliğ edildi. Halife, oğlu Ömer Faruk Efendi, kızı, zevceleri ve üç kişilik maiyetiyle 4 Mart sabahı Dolmabahçe Sarayı'ndan alınarak otomobil ile Çatalca'ya getirilip Simplon Ekspresi'ne bindirildiler. Vatanı terk için kanun kapsamındaki bütün kişilere 4 Mart günü tebliğ yapılarak şehzadelere 6 Mart akşamına kadar, sultanlara ve diğerlerine ise 1 hafta mühlet verilmişti. Pasaportların zamanında hazırlanamaması, Mısır’a gitmek isteyenlere İngiltere Sefaretinin vize vermemesi, tren ve gemilerin kalkış saatlerinin getirdiği kısıtlamalar gibi sebeplerle verilen bu mühletler birkaç gün uzamıştı. Yine de 12 Mart günü bittiğinde, o sırada zaten yurt dışında olanlar ile Fatma Sultan ve ailesi haricinde, kanunun saydığı kişilerin tamamı vatan topraklarını terk etmiş bulunmaktaydı.

YARIM ASIR VATANA GELEMEDİLER

Sürgün, şehzadeler dışındaki Hanedan mensupları için 28, şehzadeler için 50 yıl sürdü. Yad ellerde geçen yarım asırlık bu uzun zaman dilimi, yaşadığımız şu mukaddes vatan topraklarında dedeleri 623 yıl hüküm sürmüş bu kutlu ailenin her bir ferdi için, kimi ilginç, kimi hüzünlü, hatta bazıları insanı ağlatacak serencamlara şahit olmuştu. Çoğu vatanı terk ederken birkaç sene sonra bu hatadan vazgeçileceği ve geri dönecekleri konusunda umut içindeydiler. Ama dünyanın dört bir yanına öyle bir savruldular, hayat değirmeninin taşları arasında, bitmek bilmeyen uzun seneler boyunca öyle bir öğütüldüler ki bu şartlar altında hâlâ varlıklarını sürdürebilmeleri, başka bir aile için kanaatime göre imkânsızdı.

Sürgün Kanunu’nun kapsamına giren ve 1924 Mart’ında İstanbul’dan kalkan tren ve gemilerle vatanı terk etmeye mecbur bırakılan 155 kişiden ilk olarak Şehzade Abdülkadir Efendi’nin kızı Bidar Sultan, Ağustos 1924’te Budapeşte’de vefat etti. Sürgün sırasında iki aylık olan küçük sultanın bedeni, sürgünün sıkıntılarına ancak 6 ay dayanabilmişti. Bu 155 kişiden sonuncusu olan Bilun Alpan Hanımsultan 17 Ocak 2019 günü Beyrut’ta 100 yaşında vefat etti. Ondan önce Şehzade Osman Ertuğrul Efendi 2009’da 97 yaşında, Sultanzade Osman Nami Osmanoğlu 2010’da 92 yaşında, Fatma Neslişah Osmanoğlu Sultan 2012’de 91 yaşında vefat etmişlerdi.

SÜRGÜNÜN SON ŞAHİDİ

Bilun Hanımsultan 25 Ağustos 1918’de İstanbul’da doğdu. Sultan Abdülmecid Han’ın tahta geçmeyen oğullarından Şehzade Mehmed Burhaneddin Efendi’nin oğlu Şehzade İbrahim Tevfik Efendi’nin kızı Fatma Zehra Sultan’ın kızıdır. Sürgün sırasında 29 yaşında olan Fatma Zehra Sultan, zevci Selami Süleyman Alpan ve kızı 6 yaşındaki Bilun ile önce gemiyle Romanya’nın Köstence şehrine, oradan Bükreş’e gitti. Orada 6 ay kadar oturduktan sonra Fransa’ya geçtiler. 1 sene Paris’te, 1,5 sene de Nice’te yaşadılar. Damad Selami Süleyman Beyefendi’nin babası Müşir Sakızlı Kazım Paşa Hayfa’daki evini onlara verince oraya naklettiler.

1939’da II. Dünya Harbi başladığı sırada, ailenin pek çok üyesinin bulunduğu Beyrut’a yerleştiler. Damad Selami Süleyman Alpan 1945’te Hayfa’da, Fatma Zehra Sultan 1965’te İstanbul’da vefat etti. Kabri Çemberlitaş’ta Sultan II. Mahmud Han Türbesi haziresindedir. Manastır’daki 3. Ordu, Şam’daki 5. Ordu kumandanlıkları ve İşkodra, Hicaz ve Aydın valiliği yapmış olan Kazım Paşa Hicaz Demiryolu İnşaat Nazırı idi. Büyükada’daki Splendid Palas’ın mülk sahibi olduğu gibi Göztepe ve Şişli’de köşkleri vardı. Ağabeyi Ahmed Esad Paşa, Sultan Abdülaziz Han döneminde, 1873 ve 1875 yıllarında iki defa sadrazamlık yapmıştır.

MERHUMENİN SÜRGÜNLE İLGİLİ SÖZLERİ

Bilun Hanımsultan’a sürgünle ilgili düşünceleri sorulduğunda şunları söylerdi:

“Çocuktum ama, hissettim ki bir şey var. Evin içinde geliş gidiş var. Bir soğukluk olduğunu hissettim. Çok fenaydı...”

“3 gün 5 gün mühlet verdiler. Nasıl karar vereceksiniz? Karar vermenin imkânı yok. Herkes aklına ne geldiyse onu yaptı. Kimsenin kimseye sormaya vakti yok.”

“Büyükbabam, büyükannem, halam var mıydı bilmiyorum. İskelede kalan insanlar, hepsi ağlıyorlar. Bana da diyorlar ki herkes nezle olmuş.”

“Sürgün… Çirkin bir kelime… Memleketime kızgın değilim, sadece kırgınım…”

Padişah torunu olarak doğan Bilun Hanımsultan için 100 sene önce İstanbul’da başlayan hayat serüveni, Köstence, Bükreş, Paris, Nice ve Hayfa’da devam etti. Nihayet geçtiğimiz hafta 17 Ocak’ta Beyrut’taki evinde noktalandı. Cenaze namazı 18 Ocak 2019 günü Cuma namazını müteakip Beyrut şehir merkezindeki El-Basta Et-Tahta Camii’nde kılındıktan sonra cami yakınındaki tarihi El-Başura Mezarlığı’na defnedildi. Cenazede Türkiye Cumhuriyeti’ni Beyrut Büyükelçisi Hakan Çakıl temsil etti. 

Merhumenin tek çocuğu Nahide Hanımefendi (76), kardeşi Sultanzade Yavuz Alpan Beyefendi (90) ve yeğeni Sindiye Hanımefendi (56) ile diğer Osmanlı Hanedanı mensuplarına taziyelerimi sunar, Bilun Hanımsultan’a padişah dedelerinin yüzü suyu hürmetine Cenabı Hakk’tan rahmet ve mağfiret dilerim.

 Bu makale, 22 Ocak 2019 tarihli Yeni Çağrı gazetesinde yayınlanmıştır.

https://www.yenicagri.com/wp-content/uploads/2019/01/yeni-cagri-gazetesi-22-ocak-2019-sali-tarihli-gazete-sayfalari-5.jpg

HİNDİSTAN’DAN DOĞAN GÜNEŞ: İMAM-I RABBANÎ (27.1.2019 Türkiye)

Peygamberimiz Muhammed “aleyhisselam” miladi 571 yılında Mekke’de doğdu. 61 yaşında iken 632 yılında Medine’de vefat etti. 610 yılında kendisine nübüvvet gelerek peygamber olduğu bildirildi. Üç sene sonra yani 613 yılında da risalet geldi. Bu tarihten vefatına kadar 19 sene İslam dinini insanlara bizzat tebliğ etti. Vefatından sonra dört halifesi ve onlardan sonra da Peygamber Efendimizin kurduğu İslam devletinin devamı olan Emevîler, Abbâsîler, Selçuklular, Osmanlılar ve diğer İslam devletleri İslamiyet’in bayraktarlığını ve dünya Müslümanlarının hamiliğini yaptılar.

İslamiyet’in ortaya çıkmasının üzerinden 1405 yıldan fazla zaman geçmiştir. Hicri olarak ise dinimiz 1450’nci yılındadır. Takdir edersiniz ki bu çok uzun bir zaman süresidir. Dinimiz bu uzun zaman diliminin bazı noktalarında, zalim hükûmetler ve bozuk din adamları eliyle dünyanın çeşitli yerlerinde zayıflamaya yüz tutmuştur. Ancak gönderdiği son dini Kıyamet’e kadar yaşatacağını vadeden Cenabı Hak, Müslümanlara bir nimet olarak ihsan ettiği “müceddid” yani “yenileyici” denilen büyük din âlimlerinin çabalarıyla dinini her asırda tekrar tekrar canlandırmıştır.

İKİNCİ BİNİN YENİLEYİCİSİ

Her yüz senede bir gelerek dini kuvvetlendiren bu müceddidler, Ehl-i sünnet mezhebinin büyük âlimleridir. Onlar kendi görüşleri ve düşünceleri ile söylemezler. Âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere kendi bilgilerine ve anlayışlarına göre manalar vermezler. Eski tefsir ve hadîs âlimlerinin verdikleri manaların yayılmasına ve kuvvetlenmesine çalışırlar. Müceddidlerin vazifeleri İslam âlimlerinin kitaplarını değiştirmek, bunlardaki din bilgilerini kıymetten düşürmek veya yeni bilgiler eklemek değildir. Onların vazifesi bu kitaplardaki din bilgilerinden unutulmuş olanlarını meydana çıkarmak, açıklamak ve herkese öğretmektir.

İşte bu büyük âlimlerden biri de İmam-ı Rabbânî Ahmed Farukî Serhendî’dir. 10 Muharrem 971’de (30 Ağustos 1563) yani bir mübarek Aşure Günü, Kuzey Hindistan’daki Serhend şehrinde doğdu. Yirmi dokuzuncu babası Hazreti Ömer “radıyallahü anh” olduğu için “Farukî” denmektedir. İslam âlimleri arasında “Müceddid-i Elf-i Sânî” yani “İkinci Binin Yenileyicisi” lakabıyla şöhret bulmuştur. Dini yayma ve bidatlerle mücadele faaliyetlerini, hicri 1000 yılı civarından itibaren yani İslamiyet’in ikinci bin yıllık devresini derinden etkileyecek şekilde yürüttüğü için böyle denilmiştir. İmam-ı Rabbânî hazretlerinin ders arkadaşı ve Hindistan’daki en büyük Hanefî fıkıh ve kelâm âlimlerinden Abdülhakim-i Siyalkutî (öl. 1657) kendisine çok hürmet eder, “Müceddid-i Elf-i Sânî” diye hitap ederdi.

MEKTUBAT-I İMAM-I RABBÂNÎ

Hindistan’ın her tarafındaki talebelerine ve devlet adamlarına yazdığı mektuplardan 536 tanesi, ilk ikisi sağlığında, üçüncüsü de vefatından sonra olmak üzere üç ayrı talebesi tarafından, üç cilt halinde toplanmıştır. Birinci ciltte 313, ikinci ciltte 99, üçüncü ciltte 124 mektup vardır. Birinci cilt 1025’te (1616) Yâr Muhammedü’l-Cedîd-i Bedahşî Talkanî, ikinci cilt İmam-ı Rabbânî hazretlerinin oğlu ve halifesi Muhammed Masum (öl. 1668) hazretlerinin emriyle 1028’de (1619) Şeyh Abdülhayy ve üçüncü cilt 1040’da (1630) Muhammed Hâşim-i Kişmî (öl. 1645) tarafından tamamlanmıştır. Bu mektupların sadece birkaçı Arapça olup geri kalanı Farsçadır. Farsça Mektubat dünyanın çeşitli yerlerinde ve çeşitli yıllarda defalarca basılmıştır. Arapça ve Urducaya da çevrilmiştir. Osmanlılar zamanında Müstakîmzâde Süleyman Sadeddin Efendi (öl. 1788) tarafından 1158’de (1745) Türkçeye çevrilmiş ve 1277’de (1860) İstanbul’da basılmıştır. Bu çok kıymetli eserin birinci cildinin günümüz Türkçesine tercümesi Hüseyin Hilmi Işık Efendi (1911-2001) tarafından yapılmış ve ilk olarak 1968’de bastırılmıştır. İkinci ciltteki 99 mektuptan 45, üçüncü ciltteki 124 mektuptan 38 tanesinin tercümeleri yine Hüseyin Hilmi Işık Efendi’nin Se’âdet-i Ebediyye kitabında mevcuttur.

ZULMETLİ BİR ZAMANDA GÜNEŞ GİBİ DOĞUYOR

İmam-ı Rabbânî hazretlerinin yaşadığı dönemde Hindistan’da Babür İmparatorluğu hüküm sürmekteydi. Üçüncü Babürlü hükümdarı Celaleddin Muhammed Ekber Şah 1605 yılına kadar yaklaşık 50 yıl tahtta kalmıştı. Bu hükümdar bozuk itikatlı bir kimse idi. Bütün dinleri aynı derecede tutardı. Hatta çeşitli dinlere mensup âlimleri toplayarak, bu dinlerin karışımı olan, halkının tamamına hitap edecek ortak bir din kurmaya çalıştı. “Din-i İlahi” ismini verdiği bu dini 1582’de resmen ilan etti. Bu tarihten ölümüne kadar, bütün Hindistan’da ve özellikle sarayda İslam âlimlerine itibar azalmış ve Ekber Şah’ın dinine yönelenler baş tacı yapılmıştır. Zamanında Mecusî, Brahman ve Hristiyanlara hürriyet tanınır, Müslümanlara ise zulüm ve işkence edilirdi.

İmam-ı Rabbânî hazretleri zamanının devlet adamlarından Hân-ı A’zam’a yazdığı bir mektupta Ekber Şah zamanındaki durumu şöyle anlatıyor: “Bundan önceki hükûmet zamanında Müslümanlar o kadar garip olmuştu ki kâfirler açıkça Müslümanlığı kötülüyor, Müslümanlarla alay ediyorlardı. Dinsizliklerini, ahlaksızlıklarını sıkılmadan açıklıyorlardı. Çarşıda, pazarda kâfirleri ve dinsizliği övüyorlardı. Müslümanların Allahü Teâlâ’nın emirlerinden birçoklarını yapması yasak edilmişti. İbadet edenler, İslamiyet’e uyanlar ayıplanıyor ve kötüleniyordu.” (Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî, I, Mektup 65).

Yeni hükümdar Selim Cihangir Şah tahta geçince, Ekber Şah zamanında yıkılan, ihmal edilen İslam eserleri yenilendi. İmam-ı Rabbânî Hazretlerinin çalışmalarının bereketi ile İslam dini, özellikle Hindistan’da çok kuvvetlendi. Çok kâfirler, onun elinde Müslüman oldu. Binlerce günahkâr tövbe etti. Kendisini seven Hân-ı Hânân Abdürrahim Han, Nevvab Ferid Murtaza Han, Muhammed A'zam Han ve daha birçok kudretli vali ve kumandanlara yazdığı tesirli mektupları ile onları İslamiyet’i kuvvetlendirmeye, Ehl-i Sünnet itikadını yaymaya teşvik etti. Bu devlet adamları da onun tavsiyelerine uyarak bu yolda çok gayret sarf edip dinin kuvvetlenmesine hizmet ettiler. Öyle oldu ki, bidat ve küfür karanlığı ortadan kalktı, iman ve sünnet nuru her yeri kapladı.

İmam-ı Rabbânî hazretleri başka bir mektubunda, Ehl-i Sünnet itikadını ve İslam dininin hükümlerini meydana çıkarmak, fitne ve fesat ateşini söndürmek suretiyle İslamiyet’e, hükûmete ve millete yardım edecek olanların, ancak doğru yolda olan âlimler olduğunu bildirmekte, böyle âlimler siyasetle uğraşmaz, dini, siyasete, mal, sandalye ve şöhret kazanmaya alet etmez, demektedir.

İmam-ı Rabbânî hazretleri aynı mektupta şöyle devam ediyor: “Ekber Şah zamanında Müslümanların başına gelen belalara hep böyle, din adamı şekline giren dinsizler sebep olmuştu. Milleti hep bunların yazıları, kitapları kışkırtmıştı. Müslüman ismi altında, yanlış yolda gidenlere, hep bu kötü din adamları önderlik etmiştir. Din âlimi tanınmayan bir kimse yoldan çıkarsa, bu sapıklığı başkalarına bulaşmaz veya nadiren bulaşır. Zamanımızın tarikatçıları da Müslümanları doğru yoldan çıkarıyor. Bunlar da sahte din adamlarının yazıları gibi, gençlerin dininin, imanının bozulmasına sebep oluyor. İşte bugün, her Müslüman elinden gelen yardımı yapmayıp İslamiyet yine bozulur, hakaret altına düşerse, hükûmete yardımı esirgeyen her Müslüman ahirette sorumlu olacaktır. Bunun için, bu fakir gücüm, kuvvetim olmadığı hâlde, yardıma koşmaya özeniyorum. Güçlükleri yenerek İslamiyet’e ufacık da olsa hizmet edebilmek yolunu arıyorum. ‘İyilerin çoğalmasını isteyen de onlardan sayılır.’ buyurmuşlardır. Belki bu zavallıya da Müslümanlara serbestlik veren, onların hakkını koruyan, âdil hükûmet adamlarına nasip olan büyük sevapların damlaları bulaşır diye ümitleniyorum.” (Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî, I, 47. Mektup).

İmam-ı Rabbânî hazretleri Hân-ı A’zam’a yazdığı mektubu şöyle bitiriyor: “Bundan önceki hükûmet zamanında, İslamiyet’e karşı açıkça düşmanlık vardı. Şimdi böyle düşmanlık, öyle kin ve inat görülmüyor. Bazı kusurlar varsa da inat ile değil, bilinmediği içindir. Bugün Müslümanlar da kâfirler gibi serbest konuşabilmekte, onlardaki hürriyete kavuşmaktadır. Kâfirlerin kazanmaması, eski kin ve düşmanlığın başımıza gelmemesi, Müslümanların zulüm ve işkenceye düşmemesi için dua edelim ve uyanalım. Din düşmanlarına fırsat vermeyelim.” (Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî, I, 65. Mektup).

DEVLET BAŞKANINA MEKTUP

Yine zamanın sultanı Selim Cihangir Şah’a yazdığı bir mektubunda şöyle demektedir: “Ümitlendiğim ve kabul olunacağını umduğum zamanlarda ve fakirlerin toplantılarında, kahraman askerinize yardım, fetih ve zafer ihsan etmesi için, Allahü Teâlâ’ya dua etmekteyim. Allahü Teâlâ, abes, faydasız hiçbir şey yaratmaz. Askerin, ordunun vazifesi, devleti kuvvetlendirmektir. Bu parlak dinin yayılması, devletin yardımı ile olur. İslamiyet kılıçların altındadır, buyuruldu. Bu kıymetli iş, dua askerine de ihsan edilmiştir. Duacılar, fakir, muhtaç ve hep sıkıntı içinde yaşayan kimselerdir. Bu duacınız, her ne kadar kendisini dua ordusu askerlerinin arasında görmeye lâyık değil ise de yalnız fakirlik ismi ve duanın kabul olmak ihtimali ile, kendisini kuvvetli devletinizin duacıları arasında saymakta ve hâli ile ve dili ile her zaman dua etmekte ve selametiniz için Fâtiha okumaktadır.” (Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî, III, 47. Mektup).

İmam-ı Rabbânî hazretleri 29 Safer 1034 Salı günü (10 Aralık 1624) Serhend’de vefat etti. Evinin yanına defnedildi. Oğullarından Muhammed Sadık ve Muhammed Said de bu türbededir. Afganistan’da 1747-1842 yılları arasında hüküm süren Dürranî Hanedanı hükümdarlarından Zaman Şah (saltanatı: 1793-1801) İmam-ı Rabbânî hazretlerinin küçük türbesini tamir edip üzerine büyük, çok müzeyyen, mermerden bir türbe yaptırdı. Zaman Şah’ın (öl. 1844) kabri de aynı yerde on metre kadar ileridedir. 

Son devrin büyük İslam âlimlerinden Seyyid Abdülhakim-i Arvâsî hazretleri Mektubat’ı şöyle övüyor: “Kur’ân-ı Kerîm’den ve hadîs kitaplarından sonra, İslam kitaplarının en üstünü İmam-ı Rabbânî’nin Mektubat’ıdır.” ve “İslam âleminde İmam-ı Rabbânî’nin Mektubat’ı kadar kıymetli bir kitap daha yazılmamıştır.” Bu emsalsiz kitabın diğer kitaplardan neden farklı olduğunu nasip olursa başka bir yazımda ele alacağım.

Bu makale, 27 Ocak 2019 tarihli Türkiye gazetesinde yayınlanmıştır.

https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/genis-aci-fikir-ve-tartisma/606281.aspx

 

Monday the 17th. Telif Hakkı © 2012 http://www.ibrahimpazan.com Her hakkı saklıdır.
Copyright 2012

©