AVRUPA'YA SIĞINMAK ESKİDEN DE MODAYDI

Yazdır

Tahttan indirilmesinin üzerinden 108, vefatının üzerinden 99 yıl geçmiş bulunan Sultan İkinci Abdülhamid Han, hakkında en çok kitap ve makale yazılmış Osmanlı padişahıdır. Bu süreç bugün de hız kesmeden devam etmekte, hatta kitap ve makalelere film ve diziler de eklendiğinden Sultan hakkındaki yayınlar daha da artmış bulunmaktadır.

Milletimizin kafası bu padişah konusunda karışıktır. Özellikle 1908’de ilan edilen II. Meşrutiyet’ten sonra içeride ve dışarıda yapılan aleyhte yayınlarla “müstebit padişah” ve “kızıl sultan” olarak tanıtılmıştır. Bu furya nedense Cumhuriyet’in ilanından sonra da on yıllarca devam etmiştir. Hâlbuki yeni rejimin temsilcilerinin hedefi olabilecek ondan sonra iki padişah daha vardır. Ama güçlü kişiliğiyle içeriye ve dışarıya karşı kararlı bir duruş sergileyen, imparatorluğun Batı tarafından parçalanmasına 30 sene direnen bu padişahın neden hedef tahtasına konulduğunu, aradan geçen bir asırdan fazla zaman sonra bugün daha iyi anlayabiliyoruz. Batı’nın Müslüman coğrafyası üzerindeki emellerine ve çıkarlarına dokunulduğu zaman nasıl canavarlaştığını şu son yıllarda bizzat yaşayarak gördük. Ne insan hakları savunuculukları, ne de barış ve hoşgörü havarilikleri kaldı. Kendilerinin şampiyonu olduğunu iddia ettikleri hiçbir değeri gözleri görmedi. Gerçek yüzlerini pervasızca açığa çıkarmaktan da zerre kadar çekinmediler.

Ülkemizde ve dünyada olan bitenle ilgili sağlam ve tutarlı tespitleri olduğuna yıllardır şahit olduğum bir arkadaşım, bazı çevrelerce yapılan Sultan İkinci Abdülhamid Han ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan eşleştirmesi konusunda ne düşündüğümü sordu. Tarihten mutlaka ibret almalıdır. Ancak zaman farklı, şartlar farklı. Bu tür eşleştirmeleri gerçekçi olmaktan çok duygusal buluyorum, dedim. Bundan kastım, Sultan Hamid ile Erdoğan’ı bu anlamda bir yarışa sokmanın anlamsızlığı idi. Yoksa tarihin her devresindeki olayları, zamanımızdaki benzerleriyle birlikte yorumlamak son derece faydalıdır. Bu şekilde öyle güzel analizler yapabilirsiniz ki devlet yönetiminde takip edeceğiniz bir hareket tarzının sonuçlarını, denemeye hiç gerek kalmadan tahmin edebilirsiniz.

Mesela son dönemde Batı’ya (Avrupa ve ABD) kaçan general, subay, hâkim, savcı, polis, gazeteci ve sair güruhu görüp de hiç şaşmayınız. Batı’nın “şefkatli” kollarına sığınan bu insanların bu akıl almaz davranışını, hiç boşuna kendi vatan, millet sevgisi ve sadakat duygularınızla kıyaslayıp bir sonuca varmaya da çalışmayınız. İşin içinden çıkamazsınız.

Biz şimdi 1908’e kadar 14 yıl süreyle Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın maiyetinde, günümüzdeki “Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği” benzeri bir görev olan “Mabeyn Başkâtipliği” yapmış Tahsin Paşa’nın hatıratına bir göz atalım.

1895 yılında Sadrazam Küçük Mehmed Said Paşa sadrazamlıktan azledilmiş yerine Kıbrıslı Mehmed Kamil Paşa getirilmişti. Sultan İkinci Abdülhamid Han Said Paşa’yı 1879’dan itibaren 5 defa bu makama getirmiş ve Said Paşa o tarihe kadar toplam 5 yıldan fazla sadrazamlık yapmıştı. Bu azilden iki ay kadar sonra bir gün bomba gibi bir haber gündeme düştü. Eski sadrazam Said Paşa, oğlu Ali Namık Bey ile birlikte İngiliz Büyükelçiliğine sığınmışlardı. Padişah bu rezilliğin daha fazla büyümeden kapatılması için Hariciye Nazırı Tevfik ve Şura-yı Devlet Reisi Said Paşaları Büyükelçiliğe gönderdi. Fakat Said Paşa ikna edilemedi. Paşa’nın iltica sebebi şu idi: Sultan Hamid kendisine “Babıâlî’den bu aralık çok önemli siyasi evrak geliyor. Bunlar hakkında Said Paşa’nın görüşünü almaya lüzum görüyorum. Bunun için ya o evrakı Paşa’nın konağına göndermek icap ediyor, bu suretle vakit kayboluyor yahut Paşa’yı ikide bir saraya çağırtmak lüzumu hâsıl olacak, bu da kendisi için rahatsızlığa sebep olacağını düşündüm. Dolayısıyla mevcut durum düzelinceye kadar Paşa’nın sarayda kendisine ayıracağım bir dairede kalmasına karar verdim.” şeklinde haber göndermişti. Yani Padişah kendisini, Sadrazam ile Hükûmet’ten gelen siyasi konularda Başdanışman olarak tayin ediyor ve yakınında bulunmasını arzu ediyordu. Ama Paşa durumdan kuşkulanmış ve Padişah’ın kendisinin aleyhinde başka düşüncelerinin olduğunu hayal etmiş ve böyle akıl almaz bir davranışı sergileyebilmişti.

Paşa’nın İngiliz Büyükelçiliğinden çıkarak konağına dönmesi için sonraki günlerde Padişah’ın gönderdiği başka paşalar da kendisini ikna etmeye uğraştılar. Nihayet Mabeyn Başkâtibi Tahsin Paşa’nın söylediği tesirli sözlerle ve kendisine güvence verilerek konağına dönmeye razı edilebildi. Sultan Hamid adam yokluğundan olacak, Devleti aşağılayıcı böyle bir hareketi gerçekleştiren bu kişiyi altı sene sonra tekrar sadrazam yapmıştır.

Yine o devrin önemli gazetelerinden Mizan’ın sahibi Mehmed Murad Bey de 1895’te Avrupa’ya kaçmış, o da sonunda Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı Ahmed Celaleddin Paşa tarafından ikna edilerek 1899’da İstanbul’a dönmesi sağlanmış ve Şura-yı Devlette bir daire üyeliği ile görevlendirilmişti. Ama işin garabetine bakınız ki daha sonra Ahmed Celaleddin Paşa’nın kendisi de ihanet ederek Avrupa’ya kaçmıştır.

Bu arada Padişah’ın en yakınındaki kişilerden Mabeynci Arif Bey ile eniştesi Ahmet Rıza Paşa ve bunun ağabeyi Ahmed Şevket Paşaların Paris’e kaçmalarını da zikretmek gerekir. Bütün bu kişiler Sultan Hamid sayesinde makam ve mevki sahibi olmuşlar ve ihsanlara kavuşmuşlardı. Gel gör ki velinimetlerine devlet işlerinde yardımcı olacaklarına, azıcık sıkıştıklarında soluğu Paris’te veya Londra’da alıyorlardı. Sultan Hamid de ne yapsın Avrupa’ya firar edenlerden endişe eder bunlarla sürekli meşgul olur, Batı’nın bunları Devlet aleyhinde kullanmamaları için kimini çıkar karşılığı sessiz kalmaya, kimini de dönmesi için bir memuriyet vererek ikna etmeye uğraşırdı. Nitekim Arif Bey de ikna edildi ve döndü. Bir miktar haysiyeti varmış ki Padişah’ın huzuruna ilk çıktığında üzüntüsünün ve utancının çokluğundan baygınlık geçirdi. Tahsin Paşa, Padişah’ın yan odaya geçerek Arif Bey’i ayıltmak için bizzat kolonya getirdiğini yazıyor.

Tahsin Paşa’nın kaydettiği diğer bir olay benim çok dikkatimi çekti. Bu bir Avrupa’ya firar değil ama Avrupa’ya gitme kararı idi. “Ne var bunda?” demeyin. Bu kararı alan kişi, Padişah’ın iki kızını kendisinin iki oğlu ile evlendirdiği meşhur Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa idi.

1897 yılındaki Osmanlı-Yunan Savaşı sırasında Yanya taraflarında bir düzensizlik olmuştu. Serasker Rıza Paşa bu düzensizliğin suçlusu olarak Müşir Edhem Paşa’yı görüyordu. Serasker Paşa’nın talebi üzerine Mabeyn Müşiri Gazi Osman Paşa o bölgeye gönderildi. Osman Paşa’nın görevi konuyla ilgili soruşturmayı yapmak ve düzeni yeniden sağlamaktı. Ancak Osman Paşa daha Selanik’e varmadan Edhem Paşa Yanya komutanını değiştirmiş, şiddetli tedbirler alarak o bölgede düzeni tekrar sağlamayı başarmıştı. Bu durumda harbin başarı ve zaferle devam etmekte olduğu bir sırada mahalli bir olayın soruşturulması için İstanbul’dan Gazi Osman Paşa gibi yüksek rütbeli ve Edhem Paşa’dan çok kıdemli bir kişini gönderilmesi, başkomutanlıkta bulunan Edhem Paşa’yı umutsuzluğa düşürebilirdi. Dolayısıyla Osman Paşa’ya Selanik’te durması emri verildi. Şimdi de Osman Paşa’nın onuru ve saygınlığı rencide olmuştu. Plevne kahramanı bu tarzda yarı yoldan çevrilmeğe katlanamazdı.

O gece Osman Paşa’dan bir telgraf geldi. Bu telgrafta Selanik’te durdurulmasının kendisini çok üzdüğünü ve sağlığının bozulduğunu anlatıyor, Avrupa’ya gitmesine müsaade olunmasını rica ediyordu. Yunan Savaşı esnasında Osman Paşa gibi tanınmış bir komutanın ve bir saray adamının Avrupa’ya gitmesi Sultan Hamid’in kabul edebileceği bir husus değildi. Derhal Tahsin Paşa’yı Osman Paşa’nın dönüşünü sağlamakla görevlendirdi. Telgraf başında haberleşme sabaha kadar devam etti. Paşa ısrar edip duruyordu. Ertesi gün cuma idi. Selamlık alayı düzeni hazırlanmıştı. Padişah, Osman Paşa’dan olumlu cevap almadan arabasına binmek istemiyordu. Yollarda asker bekliyor, herkes merak içinde ne olduğunu birbirinden soruyor, fakat Hünkâr bir türlü arabaya binmiyordu. Nihayet Osman Paşa ikna oldu ve İstanbul’a dönüş için olumlu cevap alındı. Durum Padişah’a arz edilince çok memnun oldu ve arabasına binerek selamlık alayına çıktı.

İnsan bu tür olayları okuyunca Sultan Hamid’in devleti idare ederken ne büyük sıkıntılar çektiğini anlıyor. Baksanıza en yakınındakiler dâhil olmak üzere herkes şantaj yapmış, tafra yapmış en azından naz yapmış. Yıldız’daki odasında padişah olarak sürdürdüğü 33 senelik mütevazı hayat için bu kadar sıkıntıya katlanılır mıydı? 

İşte şimdi Sultan Hamid’in karşılaştığı birkaç örnek olay ile Recep Tayyip Erdoğan’ın karşılaştığı benzer olayları, iki şahsiyeti “eşleştirmek” veya “yarıştırmak” amacıyla değil ama tarihten ibret almak için şöyle bir gözünüzün önüne getiriniz. Bakalım nasıl bir sonuç çıkaracaksınız?

Bu makale, 9 Mayıs 2017 tarihli Yeni Çağrı Gazetesi'nde yayınlanmıştır.


http://www.yenicagri.com/wp-content/uploads//2017/05/yeni-cagri-gazetesi-9-mayis-2017-sali-tarihli-gazete-sayfalar-6.jpg

 

Yorumunuzu yazın...

    Friday the 18th. Telif Hakkı © 2012 http://www.ibrahimpazan.com Her hakkı saklıdır.
    Copyright 2012

    ©