YARIM ASIR ÖNCE NASIL BİR DİN EĞİTİMİ VARDI? (27.4.2018 Türkiye)

Yazdır

Bendeniz 60 yıl önce Anadolu’nun büyükçe bir kasabasında, Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesinde doğdum. Kasabamız Osmanlı’nın daha kuruluş yıllarında, Orhan Gazi zamanında fethedilmiştir. Nüfusunun büyük bir bölümünü, 1912-1913 yıllarındaki Balkan Harplerinden sonra kaybettiğimiz Avrupa topraklarımızdan gelen ve muhacir denilen insanlarımız teşkil eder. Ben de hem anne hem de baba tarafından muhacir ailelerden geliyorum.

Daha ilkokul çağına gelmeden yani 4-5 yaşlarındayken mahallenin diğer çocukları gibi önce Kur’ân-ı Kerîm öğrenmek için “Hoca”ya gittim. İlk hocam, Kur’ân-ı Kerîm hafızı olan yani 600 sayfa Kur’ân-ı Kerîm’i ezbere bilen rahmetli annemdi. O, kasabamızın namlı “Pomak Hafız”ı idi. Adı Kıymet olduğu hâlde, rahmetli babam Pomak İsmail Usta sebebiyle herkes onu bu lakabıyla bilirdi. Kasabanın meşhur hocası Fatme Molla’da hafızlık eğitimine başlamış, hocasının vefatı üzerine eğitimini Züferbey Camii imamı Ali Hafız’da tamamlayarak daha on yaşındayken 1951 yılında hafız çıkmıştı. Mahallemizin ilkokula giden ve daha küçük yaşlardaki kız ve erkek çocuklarına, evimizin “Mektep” tabir ettiğimiz bir odasında Kur’ân-ı Kerîm öğretirdi.

ÖNCE “ELİF CÜZÜ”

“Hoca”ya giden çocuklar önce “Elif cüzü”nden başlardı. Elif cüzünü başarıyla bitirdikten sonra Kur’ân-ı Kerîm’e geçerlerdi. Çocuklar evlerinden Hoca’ya gelip giderken Elif cüzlerini ve Mushaflarını boyunlarına astıkları bezden bir kese içine koyar, böylece hem yıpranmalarını önler hem de belden aşağıda taşımamış olurlardı. Fakir ve muhacir ailelerin yaşadığı mahallemizde, bu keselerin kadife kumaştan ve sırma işlemeli olmadığını herhalde tahmin edersiniz. Evlerde artarak saklanmış dallı güllü basma kumaşlardan, hatta çubuklu pijama kumaşından keseleri olan çocukları hatırlıyorum. Ama bu keseler, içine konulan cüzlere ve Mushaflara hürmeten gayet temiz tutulurdu.

Özellikle okulların tatil olduğu aylarda talebe sayısı artardı. Evimizin en fazla on beş metrekarelik mektep odası bölük bölük gelen çocuklarla dolar taşardı. Rahmetli annem mektebe sığmayan bu kadar çok çocuğu hızlıca eritebilmek için Kur’ân-ı Kerîm talebelerini üçer üçer dinlerdi. Aynı anda Kur’ân-ı Kerîm’in başka başka yerlerini okuyan üç talebeden her birinin yaptığı hataları kesinlikle kaçırmaz, anında ikaz eder düzeltirdi. Bu arada annemin herhangi bir talebesini dövdüğüne hiç şahit olmadım.

SÜREKLİ KUR’ÂN-I KERÎM SESİ

Mektebi dolduran talebelerin derslerini okurken çıkardıkları sesler uzaktan, bir kovan arının çıkardıkları yoğun bir vızıltı veya bir ağaç dolusu serçenin cıvıltıları gibi duyulurdu. Bursa Erkek Lisesi’ni parasız yatılı olarak kazanıp 1972 yılında kasabadan Bursa’ya gidinceye kadarki çocukluk yıllarım, hep bu “Mektep”ten gelen talebe seslerini dinleyerek geçti.

Her Elif cüzü talebesinin, Kur’ân-ı Kerîm’e çıkmış olanlardan bir “kalfa”sı olurdu. Bu kalfa her gün sorumlu olduğu talebenin dersini, söz konusu talebe “Hoca”nın önüne gitmeden önce iyice “pişirmesi” için “Mekteb”in bir köşesinde çalıştırırdı. Elif cüzü Arapçadaki 28 harfin toplu halde verildiği sayfayla başlar, basitten zora doğru Kur’ân-ı Kerîm’de geçen hece ve kelimelerle devam ederdi. Küçük yaştaki çocukların harfleri ezberlemesine yardımcı olmak için bazı benzetmeler yapılır, çocuk bir harfi okumada tereddüt ettiğinde şu sorularla hatırlaması sağlanırdı:

- Karnında nokta olan neydi?

- Cim;

- Tekne gibi neydi?

- Be;

- Üç dişli olan hangi harfti?

- Sin;

- İki gözlü?

- He.

Arapçada sesli harf olmadığından bu görevi, hareke denilen ve harflerin üstüne veya altına konulan “üstün, esre ve ötre” işaretleri yapar. Elif cüzünün ilk sayfalarında, bütün harflerin sırayla bu işaretlerle okunuşları, kendine mahsus bir tarzda şu şekilde öğretilirdi:

- Elif üstün e, elif esre i, elif ötre ü;

- Be üstün be, be esre bi, be ötre bü;

- Te üstün te, te esre ti, te ötre tü …

Elif cüzünü bitirip Kur’ân-ı Kerîm’e çıktığı gün, talebe için özel bir öneme sahipti. O gün derse boynundaki kesenin içinde Elif cüzü yerine Mushaf’la ve bir bayram sevinciyle gelir, hocasının elini öper ve anne babasının gönderdiği bir hediyeyi takdim ederdi.

Talebenin ertesi gün okuyacağı ders, Elif cüzü veya Mushaf’taki başlangıç ve bitiş yerlerine hoca tarafından yapıştırılan mercimek büyüklüğünde bal mumu parçacıkları ile işaretlenirdi. Çalışmadan gelip o günkü dersinde başarısız olan talebe dersini geçemez, hoca tarafından bir daha çalışıp da gelmesi konusunda uyarılır ve aynı bölümü ertesi gün yine okurdu.

HATİM MERASİMLERİ

Kur’ân-ı Kerîm’i hatmeden talebeler için bu husus çok büyük övünç kaynağı olduğundan bütün mahalle halkının davet edildiği “hatim cemiyetleri” ile kutlanırdı. Bu cemiyetlerde Kur’ân-ı Kerîm ve ilahiler okunur, dualar edilir ve mahalle halkına ikramlarda bulunulurdu. Tabiatıyla bu merasimin birinci plandaki kişisi olan çocuk en güzel elbiselerini giyer, herkesin önünde kendi de Kur’ân-ı Kerîm okurdu. Merasimden sonra babasının, varsa amca ve dayılarının elini öper, onlar da güçlerinin yettiği kadar bir para ile kendisini mükafatlandırırdı. Önemli bir işi başaran ve bunu kalabalık bir heyetin huzurunda ispatlayan çocuk da şahsiyetinin gelişiminde mühim bir basamak olan bu mutlu günü ömrü boyunca unutmazdı.

Mahalle hocasında Kur’ân-ı Kerîm’in yanı sıra temel dinî bilgiler de öğrenilirdi. İmanın şartları, İslam’ın şartları, namazın, abdestin, guslün ve teyemmümün farzları, Allahü Teâlâ’nın zatî ve sübûtî sıfatları öğretilen bilgiler arasındaydı. Çok küçük talebeler bu öğretilenlerin manalarını tam olarak anlayıp kavrayamasalar da önceleri bir şiir veya ilahi gibi sadece ezberlerlerdi. Daha sonraki yaşlarda manalarını da öğrenirlerdi. Ama o yaşlarında öğrendikleri bu bilgiler mermere yazılan yazı gibi çocukların hafızalarına kazınırdı. Mesela 55 sene öncesinden şu sesler hâlâ kulaklarımda yankılanıyor:

- Guslün farzı kaçtır?

- Guslün farzı üçtür.

- Nedir?

- Mazmaza, istinşak, cümle bedeni yıkamak.

Tabii mazmazanın ağıza su vermek ve istinşakın da buruna su vermek olduğu öğretilmişti.

UYUMADAN ÖNCE OKUDUĞUMUZ DUA

Kabirde Münker ve Nekir isimli sual meleklerine verilecek cevaplar da mahalle hocalarında öğretilen önemli bilgilerdendi:

- Rabbim Allahü Teâlâ,

- Peygamberim Hazreti Muhammed Mustafa,

- Dinim, din-i İslam,

- Kitabım Kur’ân-ı Azîmüşşân,

- Kıblem Kâbe-yi Şerif,

- İtikatta mezhebim Ehl-i sünnet ve’l-cemaat,

- Amelde mezhebim, İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe mezhebidir.

Akşam olup yatağa yattığımızda, uyumadan önce bunları muhakkak tekrarlar, sabaha sağ çıkamama ihtimaline karşılık annelerimizin öğrettiği şu duayı da okurduk:

“Yattım sağıma

Döndüm soluma,

Sığındım Sübhân’ıma,

Melekler şahit olsun dinime imanıma

Yattım Allah kaldır beni

Nur içine daldır beni

Can bedenden ayrılınca iman ile gönder beni

Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh.”

KARABAŞ TECVİD

Kur’ân-ı Kerîm’i bir kere hatmedip iyice pişirince sıra, daha önce uygulamalı olarak öğrenilen tecvidli okumayı kitabî olarak geliştirmeye gelirdi. Tecvid öğrenmek için takip ettiğimiz kitap Osmanlıca “Karabaş Tecvid” idi. Yazarı olarak bilinen üç kişiden biri Karabaş Abdurrahman Efendi olduğu için kitap bu isimle şöhret bulmuştur. “Karabaş” kelimesi de aslında “kurrâbaşı”nın bozulmuş şeklidir. Bu kitabın hâlâ hatırımda olan ilk cümlesi şöyleydi:

“Bismillâhirrahmânirrahîm. Allahü Teâlâ’ya hamd ü senâdan ve Resûlüne ve dahi âline ve ashâbına salât ü selâmdan sonra malum ola ki harf-i med üçtür: Vav, yâ, elif.”

MIZRAKLI İLMİHÂL VE HUCCETÜ’L-İSLAM İLMİHÂLİ

Daha ileri yaşlarda mahalle ve cami hocalarından okuduğumuz ilmihâl kitaplarından en meşhurları Osmanlıca “Mızraklı İlmihâl” ve “Huccetü’l-İslam İlmihâli” idi. Bunlar Sultan İkinci Abdülhamid Han zamanında binlerce nüsha bastırılarak Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar dağıtılan, çok sade bir dille yazılmış muteber kitaplardır. O kadar çok basılıp dağıtılmışlardır ki Harf İnkılabından sonra büyük ölçüde yok edilmiş olmalarına rağmen hâlâ köy ve kasabalardaki evlerde ve camilerde bulunabilmektedir.

Halk arasında Mızraklı İlmihâl olarak bilinen ilmihâl kitabının asıl ismi Miftâhu’l-Cennet yani Cennet kapısının anahtarıdır. 1480 senesinde Edirne’de vefat etmiş olan Muhammed bin Kutbüddîn-i İznîkî hazretleri yazmıştır.

Yine halk arasında Huccetü’l-İslam İlmihâli olarak bilinen Ey Oğul İlmihâli‘ni Süleyman bin Cezâ’ hazretleri 1552 yılında, Hanefî mezhebindeki büyük İslam âlimlerinin ve en çok da Huccetü’l-İslam lakabıyla meşhur olan İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin kitaplarından toplayarak hazırlamıştır. 

İşte anne ve babalarımız dinimizi, beş altı yüz sene önce Osmanlılar zamanında yazılmış ve her yere dağıtılmış, halk tarafından da daima el üstünde tutulmuş bu çok kıymetli kitaplardan öğrendi ve bizlere daha ilkokula bile gitmeden öğretti. Herkesin anlayacağı bir dille yazılmış olan bu kitapları okuyan ve içindekileri iyice öğrenen bir Müslüman, bugün birbiri ardınca piyasaya çıkarılan ve yaldızlı kelimelerle Müslümanlığı yanlış ve bambaşka anlatan kitaplardaki bozuklukları hemen fark eder. Ana ve babalarımızın saf ve temiz imanına sahip olur. Tabii ki isterse daha sonra başka muteber kitapları da okuyarak din konusundaki bilgilerini bu sağlam temeller üzerinde yükseltebilir.

Bu makale, 27 Nisan 2018 tarihli Türkiye Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/genis-aci-fikir-ve-tartisma/601954.aspx

Yorumunuzu yazın...

    Sunday the 20th. Telif Hakkı © 2012 http://www.ibrahimpazan.com Her hakkı saklıdır.
    Copyright 2012

    ©