HAYATİ İNANÇ BEY’LE TATLI BİR SOHBET (3) (22.10.2020) Yeni Çağrı

Yazdır

 Kıymetli dostum Hayati İnanç Bey ile gerçekleştirilen sohbeti aktarmaya devam ediyorum. Zoom üzerinden yaptığımız sohbet toplantımızdaki bir katılımcımız Azerbaycan’da 30 senedir Ermeni işgali altındaki Fuzuli şehrinin de kurtarıldığını hatırlatarak divan edebiyatımızın abide şahsiyetlerinden Fuzûlî’den de bahsedilmesini talep ediyor. Söz Hayati Bey’de…

FERHAD VE MECNUN’DA BENDEKİ AŞK OLSAYDI…

Olsaydı bendeki gam Ferhâd-ı mübtelâde

Bir âh ile verirdi bin Bîsütûn’ı bâde

 

Verseydi âh-ı Mecnun feryâdımın sadâsın

Kuş mu karâr ederdi başındaki yuvade

 

Ferhâd’a zevk-i sûret Mecnûn’a seyr-i sahrâ

Bir râhat içre her kim ancak benim belâda

 

Serverlik ister isen üftâdelik şi’âr et

Çün ayağa düşmeden çıkmadı başa bâde

 

Ger görmemek dilersen resm-i cefâ Fuzûlî

Olma vefâya tâlib dünyâ-yı bî-vefâda

Sırasıyla her beyit hakkında ne anladığımı söyleyeyim. Diyor ki “Bendeki gam Ferhad’da olsaydı o dağı delerdi, iş yarım kalmazdı. Yazıklar olsun! Ferhad sınıfta kaldı. Zaten sevgilisinin yani Şirin’in resmini duvara çizip de seyrettiğini işittim. Ayıp etmiş, kopya çekmiş. Öyle aşıklık mı olur?

Mecnun’a gelince, başının üzerinde güvercin yuva yaptı diye anlatırlar. Bunu övmek için söylerler. Amma ben de derim ki bendeki feryad olsaydı kuş orada durmazdı. Demek ki onun da işi iş. Beş yıldızlı şartlarda âşıkçılık oynamış. Zaten dağ bayır geziyordu. O kadar gezen adamın bir derdi gamı varsa da dağılır. O da âşıkçılık oynamış. Hakiki âşık biziz, ızdırap bizde.”

Tabii dikkatli bir okuyucu soracaktır: “Canlarını dahi feda eden Ferhad’ı ve Mecnun’u bozuk para gibi harcadın Üstad. Yani olmadı şimdi. Madem ki sevgilisinin resmine bakmak iyi geliyor, sen de bak. Çölde gezmek iyi geliyor, sen de gez. Adamlarımızı neye harcıyorsun?”

Bu suallere cevap müteakip beyitte çok net gelmektedir. “Benim sevgilim resme sığmaz. Tasvire sığmaz. Mekândan münezzehtir.” Yani dolaylı olarak Üstad “lâ ilâhe illallah” demektedir. Beşerî aşkı küçümsemekte, onun için yanıp yakılanları kumda oynayan çocuklar gibi telakki etmektedir.

Sonrasında okuduğum iki beyitten ilkinde “Yükselmek istiyorsan tevazu et. Üzüm ayak altında kaldığı için kadehe konup başa çıkıyor. Ayak altında ezilmeden adam olmak kabil değil.” son beyitte ise “Vefasızlık görüp de üzülmeyeyim diyorsan vefasız dünyada vefayı kimseden umma.” diyor.

TAÇ GİYEN BAŞ KESİLMEYE HAZIR OLSUN!

Fuzulî bir başka beyitinde şöyle bir nükte patlatıyor:

Kıyâs et şem’den vehm eyle çarhın inkılâbından

Kim ol baş almağa kasd etmeyince tâc-ı zer vermez

Yani “Mumu yakarlar, başına alevden bir altın taç giydirirler. Çok da güzel yakışır amma, yatmadan önce de makasla keserler. Ders al, felek kesmeyeceği başa taç giydirmez. Başkanlığa heves etme.” der.

PEYGAMBER AŞIĞI

Yümn-i na'tinden güher olmuş Fuzûlî sözleri

Ebr-i nîsandan dönen tek lü'lü-i şehvâre su

Su Kasidesi’nden okuduğum bu beyitte de “Yâ Resulallah, ism-i şerifini andığım için sözlerim kulaklara küpe oldu, çok beğenildi. İnsanlar beni ve şiirimi övüyorlar. Hâlbuki medhe layık olan ancak sensin. Seni andığım için sözüm güzellik buldu. Nitekim nisan yağmurunun her damlası inci olmaz da ancak sadef içine düşerse inci olabilir. Bizim sözümüzün kıymeti de içinde sen geçtiğin içindir Yâ Resulallah!” diyerek edebiyat tarihimizin en parlak eserlerinden birini, Su Kasidesi’ni taçlandırmıştır Üstad.

Bir soru da ben soruyorum: Efendim tam da ayak altında ezilen üzüm ve kadehe konulup başa çıkarılan şaraptan söz etmişken benim muhataplarıma izah etmekte en çok müşkülat çektiğim bir hususu size sormak istiyorum. Aralarında şeyhülislamların da bulunduğu divan şairlerimizin, aksi bir şeyi kastetmesi mümkün olmamasına rağmen şiirlerinde sık sık şaraptan, kadehten ve benzer figürlerden bahsetmeleri pek çok kimseyi yanıltıyor. Sanıyorlar ki hâşâ bunlar gece gündüz içerlerdi. Bu konuda siz ne diyorsunuz diyor ve sözü Hayati Bey’e bırakıyorum.

MEYHANE, ŞARAP, KADEH NE OLA Kİ?

Şaraptan, meyhaneden, içkiden, sarhoşluktan bahsedilirse ancak aşkı anlatmak ihtimali var. Oy birliğiyle bütün şairlerimiz bilaistisna bu yolu tercih etmişler ve başarılı olmuşlar. Bin yıldan bu yana şarap ile İlâhî aşkı, meyhane ile dergâhı, dudak ile fenâ fillahı kastettikleri herkesçe malumken günümüz insanı bunu bilmemekte direniyorsa onları kendi hâllerine bırakır, Mola Câmî hazretlerinin aşka ve şaraba dair kitabını da önlerine koyarız. Yani ne yapalım, bu bir gelenek, bin yılı da aşkın bir gelenek.

Bezm-i elestin, elest meclisinin, ruhlar âleminde Cenab-ı Hakk’ın kullarına kendini tanıtması ve İlâhî aşkı bahşetmesi hadisesinin başka türlü bir anlatım tarzı yok. Tercih eden de yok. Bizimkiler bunu hep şarap üzerinden yapmışlar. İçinde bulunduğum bir muhavereyi bu meyanda zikredeyim. Yani cevabı kendi üzerimden vermek şık olmayacak belki ama böylece rahat anlatabileceğim.

Şeyhülislam Yahya Efendi merhum dediğiniz gibi bu hususta çok suçlanmıştır. Çok bahseder, bu mazmunları, bu metaforu çok kullanır. Bir yüksek hâkim, ceza hâkimi ve hakikaten gelinebilecek en yüksek noktaya gelmiş bir hâkim, hemşerim bana dedi ki “Sizden Şeyhülislam Yahya Efendi’yi dinlerken öyle bir hâlet oluyor ki karşıma çıksa elini öperim. Geçende Çetin Altan’dan okudum Şeyhülislam Yahya Efendi’yi. ‘Kadeh parlatmış olmasaydı yazamazdı, şarap içmeden şair olunmaz. Hele bunlar hiç yazılmaz.’ diyor. Çetin Altan’ı siz benden daha iyi tanırsınız. Aynı kişiyi bu kadar farklı tarif etmenizi nasıl anlayalım?”

ŞEYHÜLİSLAMA BENDEN GÜNAHKÂRDIR DİYEMEM!

Ben de dedim ki “Efendim, şarap içmeden şair olunmaz fikri Batı âlemine aittir ve Homeros’un bir sözüdür. Cevabı bizimkilerden, İbnü’l-Fârız’dan şöyle gelmiştir: ‘Biz sarhoş olduğumuzda üzüm yaratılmamıştı…’ Gerek Çetin Altan gerek ben Şeyhülislam Yahya merhumun şarap içip içmediğini bilmiyoruz. Çünkü tanışmak fırsatı olmadı. İkimiz de zan yürütüyoruz. Onunki su-i zan, benimki hüsn-i zan. Fakat bir başka benzerlik var. Şeyhülislam Yahya’yı da yetiştiren Osmanlı kültürü hem Çetin Altan’ı hem beni şefkatle idame-i hayata bıraktı. Kölesiydik onu da beni de kesip biçebilirdi. Ama o şükran değil de böyle bir nankörlük içinde ekmek yediği sofraya pislemeyi tercih ediyor. Tamamen delilsiz olarak. Bunların mazmun olduğunu bal gibi bilir. Çok iyi bilir, benden de iyi bilir. Ama sütünü icra ediyor, ahlakı bunu gerektiriyor.

Ben de onlara hürmeten şu mütalaayı derc ediyorum. Bir mümin hakkında su-i zan etsen, isabet olsa günah; hüsn-i zan etsen, yanılsan sevaptır. Ancak şunu da söylememe müsaade edin dedim ağır cezacı reise: Ben dedim, 1961’de doğmuşum. Tekke görmedim, dergâh görmedim, medrese görmedim. Allah korkusuyla mezkûr günahı işlemiyorum. Osmanlı’nın şeyhülislamı benden daha cüretkâr, daha günahkardır demek için çok cesur olmak lazım, o cesaret bende yok dedim.

Klasik şiirdeki her ibarenin, şarap, meyhane, zülüf, saç, dudak, el ve ayak da dâhil olmak üzere her ibarenin manası hayatta alışageldiğimizin dışındadır. Ayrı bir dildir, ayrı bir evrendir. Metaforlar âlemidir. Kimse bunu öğrenmek zorunda değil ama öğrenecekse kuralı budur, diye bir cevap arz etmiştim. Bunu şuracıkta tekrar etmiş olalım.

VE NÂBÎ EFENDİ…

“Şeyh Galib ve Nâbî Efendi bende eşit ağırlıklıdır.” Dediğini hatırlatarak Hayati Bey’den biraz da Nâbî merhumdan bahsetmesiniz istiyoruz. Tabii söze hemen merhumun bir manzumesiyle başlanıyor:

Egerçi köhne metâ‘ız revâcımız yokdur

Revâca da o kadar ihtiyâcımız yokdur

 

Misâl-i âb ederiz nîk ü bedle âmîzeş

Bu kâr-gehde mu‘ayyen mizâcımız yokdur

 

Tahammül eylemeden gayrı vaz‘-ı cânâna

Kitâb-ı fenn-i hıredde ilâcımız yokdur

 

Bizim bu kasr-ı sebük-sakf içinde ey Nâbî

Girân-sühanlar ile imtizâcımız yokdur 

Biz diyor, köhne mal satıyoruz, müşterimiz pek yok. Revacımız yok. Ama olmazsa olmasın, ihtiyacımız da yok. Biz diyor, su gibiyiz, iyiyle de kötüyle de geçiniriz. Herkesin bize ihtiyacı var amma bizim de makamda mevkide gözümüz yok. Yârin cefasına tahammül etmek dışında tıp kitaplarında ilacımız da yok. Ağır sözlü olanlar, dili ağır olanlar dışında herkesle dostluk yürütebiliriz.

Merhum bir hayat anlayışı ortaya koyuyor ki başka bir beytinde de şöyle sesleniyor:

Gönül ne ârzû-yı câh eder ne tâc ü taht ister

Reh-i himmette ancak kalb-i nerm ü pây-i saht ister

“Ben makam da servet de istemiyorum ama bu dünyada iki şey çok elzemdir: sert basan ayak, yumuşak bir kalp.” demekte ve adamlığın nasıl yürütüleceğini, nasıl olacağını gayet güzel özetlemektedir. Adımların sert olsun, kalbin yumuşak olsun. Kadife eldiven içinde demir yumruk. Jeste jest, reste rest. Adam tevazu ederse ondan aşağı in. Kibir ederse tepesine çık.

ASIRLAR ÖTESİNDEN ÜSTÜN BİR MUALLİM

Nâbî merhumun diğerlerinden farkı öyle âşıkâne terennümlerle falan meşgul olmaz. Hikemî, didaktik, akla yol gösteren işaret levhaları dediğimiz bir usulde yazar. Lisanı biraz ağırdır amma zahmetini çekip çözümlemeye değer, çok lezzetlidir işin doğrusu. Her zaman çok keyifle naklettiğim bir beyti de şudur:

Dense caiz zîb-i rızka sûz u tâbın dahli var

Mâ-i müsta’mel nasîb-i ferş-i hammâm olmasa

Şimdi diyor bir örnek gördüm. Size onu anlatacağım diyor, ikinci mısrada onu derc etmiş. “O olmasaydı insanoğlunun rızkının artması, kalitesinin yükselmesi, başarısı, sıcaklığa ve parlaklığa bağlıdır derdim.” Sıcaklık çalışmayı ve enerjiyi, parlaklık da gösterişli, yakışıklı olmayı temsil ediyor. “Yani çok çalışan, gösterişli olan, diplomaları parlak olan daha iyi rızıklanır derdim. Ama öyle bir örnek gördüm ki diyemiyorum.” Gördüğü örnek şu: Sıcaklıksa sıcaklık, parlaklıksa parlaklık. Hamamın döşemesine bir bak diyor. Parlak mermer. O sıcaklığı ve parlaklığıyla nasibi ne? Kaba necaset olan mâ-i müstamel. Onu gördükten sonra anladım ki rızkı artıran insanın kabiliyeti falan değil. Eğer rızık kabiliyete göre dağıtılsaydı öküzler aç kalırdı, diyor. Gayet güzel bir biçimde bize neyin ne olduğunu gösteriyor merhum.

Nâbî üstadıma çok hayranımdır işin doğrusu. Çok zeki. O çapta, o birikimde, öyle lisan kullanabilen birinin bugün ülke yönetiminde bulunmuş olma hâlini düşünüyorum da yani ne olurdu bilemiyorum. İki lafı bir yere getirmekte zorlanıyoruz. Ama karşımızda öyle bir muallim var ki… Ama adam boş değil. Altı tane Osmanlı sultanı değiştiği hâlde şiir ülkesinin sultanı olma hâli değişmedi. Geçiniz onu, sultanlar şiirde ona talebe oldular. III. Selim’e kadar. III. Selim bile şiirde onun talebesi sayılır.

Hayati İnanç Bey’e bu öğretici sohbetinden dolayı teşekkür ediyorum.

Bu makale, 22 Ekim 2020 tarihli Yeni Çağrı gazetesinde yayınlanmıştır.

https://e-gazete.yenicagri.com/basili-gazete-sayfalari/2020/10/22/sayfa-5.jpg

Yorumunuzu yazın...

    Tuesday the 1st. Telif Hakkı © 2012 http://www.ibrahimpazan.com Her hakkı saklıdır.
    Copyright 2012

    ©